17 Ağustos 2007 Cuma

Esir Şehir Üçlemesi

Mustafa Kemal, kurtuluşun İstanbul’dan olmayacağını anlayıp harekâtı Anadolu’dan başlatmaya karar vermesiyle, çürümüş ve yozlaşmış bir imparatorluğun yıkılması ve küllerinden yepyeni bir devletin; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması hikâyesi başlar.

Anadolu’da yepyeni bir devrim ışığı M. Kemal önderliğinde yakılmış; böylelikle tarihin en büyük bağımsızlık mücadelesi başlamıştır.

Kuvayı Milliye örgütlenmeleri tüm olumsuz koşullar altında faaliyet gösterirken işgal altındaki İstanbul’daki halk kitlesi ve birkaç aydın düşmana karşı gizlice mücadele vermek durumundadır. Bir yandan gizli örgütler aracılığıyla İstanbul’dan Anadolu’ya asker ve mühimmat sevkıyatı yapılırken, bir yandan çeşitli gazeteler ve dergiler aracılığıyla halk aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Oysaki İstanbul’daki burjuva sakinleri için durum çok farklıdır. Maddi çıkarları için işgal güçleriyle umutsuzca işbirliği içinde olan burjuva sakinleri görkemli hayatlarını savaş halinde bile sürdürmektedir. Nedense, işgal güçlerinin verdiği güvence altında varlıklarını ülke işgal edilse bile sürdüreceklerini düşünüyorlardır.
Serinin ilk kitabı Esir Şehrin İnsanları, tüm bu durumlar söz konusuyken başlar ve romanın başkahramanı Kamil Bey aracılığıyla, İstanbul’un durumunu en alt kademeden en üst kademeye kadar analiz eder.

Romanın başkahramanı Kamil Bey en iyi okullarda eğitim görmüş, eğitim sonrası yurtdışında yaşamaya başlamış bir paşa çocuğudur; bir asilzadedir, duruşuyla ve hitabıyla bu asilzadelik adeta kanında vardır. Ancak savaşın başlamasıyla İstanbul’a dönmek zorunda kalmış; işleri bozulmuş ve başına bela olan arsa problemleriyle baş başa kalmıştır. İktisadi durumu bozulduğu için karısının akrabalarında kalmaktadırlar. Enişte Bey; Kamil Bey’in karısı Nermin’in halasının kocasıdır ve İngilizlerle ticari işbirliği içindedir. Buna rağmen Kamil Bey, kurtuluş mücadelesine gönülden bağlı olan asilzadelerdendir ve bulunduğu ortam gereğince olmadığı biri gibi davranmak zorunda olmasından da bir hayli sıkılmaktadır.

Anadolu’da koca bir halk kurtuluş mücadelesi verirken Kamil Bey de karamsar bir hava içinde tüm hayatını sorgulamaya başlamıştır ama eli kolu bağlıdır. Eski okul arkadaşlarından onun İstanbul’daki mücadeleye yardımını bekleyen isteklerini alana dek Kamil Bey’in bu karamsarlığı sürer. “Millici”lerden gelen bu isteği hemen kabul eden Kamil Bey, muhalif bir dergi olan Karadayı’da çalışmaya başlayarak mücadelenin içerisine girer ve kendisine olan saygısını tekrardan kazanır…

Bir paşa oğlunun acemi ama cesur bir “milliciye” dönüşmesinin öyküsü de böylelikle başlamış olur…

Üçleme; Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı adlı üç kitaptan oluşuyor; Kemal Tahir'in ilk iki kitapla cumhuriyet öncesi, son kitapla da cumhuriyet sonrası dönemlerine kendi bakış açısıyla ışık tuttuğu eserleri olmakla beraber sırf bu bakımdan Türk Edebiyatı'nda önemli bir konuma oturmuş romanlardandır... Kuşkusuz bu üçlemeyi özel kılanlardan birçok etken vardır; Kemal Tahir'in üslubu ve anlatımı, insanlar ve koşullar üzerindeki keskin analizi gibi...

Üçleme ayrıca TV serisi olarak TRT’de yayınlanmıştır. Emre Kınay, Dolunay Soysert, Halit Ergenç, Fikret Kuşkan, Zeynep Tokuş gibi ünlü ve başarılı oyuncuların oynadığı seri, üçlemeden bazı noktalarda bağımsız olarak ilerlemiş ve izleyiciler tarafından beğenilerek takip edilmiştir.

06 Ağustos 2007 Pazartesi

Uzakdoğu Korku Sineması: Birkaç Kore Filmi

Sinemada korku kültürüne getirdiği yeni bakış açılarıyla Uzakdoğu Korku Sineması, klişelerle ve kendini tekrarla dolu Batı Sinemasına karşı son zamanlarda yükselişe geçerek gündemi takip eden izleyicilerin ilgisini çekmeyi başarmış durumda.

The Eye, The Ring, The Grudge gibi popülerleşmiş filmlerle Hollywood’un da ilgisini çekmeyi başaran Uzakdoğu sinemasında ilk olarak Kore Sineması göze çarpıyor.
İstisnasız her filmde kullanılan uzun saçlı ölü kızlar, şıkır şıkır damlayarak insanı germeyi başaran çeşme suları, Kore Sineması’nda ilk akla gelenler olsa da, senaryolarda daha çok psikolojik durumlar ve olaylar kullanılıyor. Beklenmedik sonlarla izleyiciyi şaşırtmayı başaran Koreli senaristler, senaryodaki boşlukları ve karışık olay örgüsünü hiç dert etmiyorlar. Her filmin kendine özgü ve akılda kalıcı yanı olsa da, tam anlamıyla olmuş denilen filmlerin sayısı çok fazla değil… Bir yandan nitelikli filmler yapıladururken, çoğalan filmlerden kusursuzları seçmek bir hayli zorlaşıyor. Uzun saç ve damlayan su etkenleri, Kore Sineması’nda klişe gibi dursa da Uzakdoğu korku kültüründe bunlar bir hayli yer etmiş. Bunların dışında filmlerde kullanılan en temel korku faktörü, deyim yerindeyse insanı hoplatan ses efektleri. Diğer türlerde izleyiciyi “damardan” etkileyen muhteşem müzikler, korku filmlerinde belki de gerilmekten dolayı çok az dikkat çekiyor.

A Tale of Sisters ve Cello korkuyu aile dramı ve psikolojik çöküntülerle birleştiriyor. İki filmde de kullanılan korku etkenleri başarılı ve amacına ulaşırken beklenmedik sonlarla yaşananlara açıklama getiriliyor. Bu beklenmedik sonlar film boyunca hissedilen merak dürtüsüyle daha bir şaşırtıcı olurken, türün kurdu olmuş hayranların dışındaki izleyici kitlesi tarafından gayet tatmin edici bulunabilir.

Korkunun gençlik hikâyelerine ve ilişkilerine yansıtıldığı D-Day ve Dead Friend daha az beğeni toplayabilir; tabii hedef kitle gençler hariç… D-Day’de korku ve dehşet, ÖSS benzeri bir sınava hazırlanan Koreli gençlerin üniversiteye girme umutlarıyla çok sert ve izole koşullarda eğitim veren bir özel kuruluşa başvurmalarıyla başlar. Sadece bu binada işlenilen hikâye gençlerde görülen stres ve baskıyla beraber korkuyu daha boğucu kılıyor. Dead Friend ise yaşadığı şok edici olaylar sonucu hafıza kaybı geçiren bir genç kızın hikâyesini konu alıyor. İlk başta bu şok edicilik yansıtılmıyor ama korku türünde yılda bir film seyreden biri bile hafıza kaybının ne amaçla kullanıldığını bildiği için başlarda pek farklı bir hikâye gibi görünmeyebilir… Ta ki hafıza kaybının nedenini açıklayana dek…

Into the Mirror, adından da anlaşılacağı gibi aynaların insan yaşamına etkisiyle ilgili en azından seyrettiklerim içinde en farklı film; bu da kuşkusuz, hikâyenin daha fantastik bir temele dayanmasının sonucu... Filmi seyrettikten sonra aynalara karşı bakış açısınız değişiyor; tabii her filmden daha çok korku isteyen türün hayranları için bu bir süre uçup gidiyor. Diğer filmlerdeki gibi olaylar sürpriz sona bağlanarak, son beş ya da on dakikada açıklanıyor. Ancak gerek hikâye, gerek korku etkenleri, gerek de sürpriz son olarak en etkileyici film Into the Mirror…