"Osmanlı yönetiminde halkın temsilcileri oy çoğunluğuna sahipti. İngiliz yönetiminde halkın temsilcileri yönetimden tamamıyla dışlandı. Türkler burada üç yüz yıl kaldı. İngilizler yetmiş yedi. Venedik için bir kalyon olan ada şimdi bizim için bir uçak gemisi, savaş gemisi. Elimizde tutabilir miyiz? ... Kurnazca yönetmelisiniz ... Her Yunan köylüsü kendini öyle hissetmeliydi ki Enosis ateşi devam edebilsin. Gerçeklerin desteklemediği şeyi, uydurmalara dayanan duygular başarabilirdi..." (Arka kapaktan)
Yetmiş yedi yıl yönetimde kalan İngilizler adayı cehenneme dönüştürmeyi nasıl becerebildi böyle?
Arka bahçemiz; yakın tarihin kanayan yarası Kıbrıs nasıl böylesine büyük bir sorun haline geldi?
Enosis düşüncesiyle silahlı eylemlere başlayan Yunanlıların önüne Türkleri sürerek mi? Ya da Enosis'i canlı tutarak mı?
Sömürge ülkelerde kullanılan en basit yöntemdir bu belki... Halkları birbirine kırdır, kaosu çıkarlarına göre yönet... İngilizler'in de en iyi yaptığı işlerdendir bu kuşkusuz. Ancak olan yarayı deşmek de büyük bir kurnazlık ve aptallık olsa gerek...
Kıbrıs'ın Acı Limonları'nda 4 yılllık anılarını anlatan İngiliz yazar Lawrence Durrell (1952-56), zaman aralığı az görünse de Yunanca bilmesiyle analizlerini daha sağlam temellere dayandırmaktadır. Belki Yunan halkının gözünden Enosis çok daha sempatik gözükmektedir, ki zaten görünüşte İngiltere'nin antidemokratik yönetimine karşı faaliyete geçmiştir. Yazarın anıları da EOKA hareketinin ilk zamanlarına denk gelmektedir zaten.
Kitabın sonu buna bağlı olarak açık bitiyor denebilir. Ancak bu da insanı devam eden tarihsel olayları araştırmaya itiyor. Sonuçta kitap yazarın belli bir zaman aralığındaki anlatmakla kalmayıp uyandırdığı merak duygusuyla belki de amacını yerine getiriyor.
Son olarak kitaptan alıntı bir Bulgar hikayesi:
"En son Yunanlar geldi ve Tanrı'dan armağanlarını istediler.
'Size ne armağan etmemi istersiniz?' dedi Tanrı.
'Bize Güç ver.' dedi Yunanlar.
Tanrı, 'Ah, zavallı Yunanlarım,' dedi, 'çok geç kaldınız. Bütün armağanlar dağıtıldı. Aslında geriye pek bir şey kalmadı. Gücü Türklere verdim, Bulgarlara Çalışmayı; Yahudilere Hesabı, Fransızlara Oyunbazlığı, İngilizlere Aptallığı.'
Yunanlar buna çok kızdılar ve bağırdılar: 'Bu nasıl etnrika böyle, bizi nasıl açıkta bırakırsınız?'
'Peki,' dedi Tanrı. 'Madem ki ısrar ediyorsunuz, size de bir armağan vereyim, eli boş dönmeyin -sizin armağanınız da Entrika olsun.' "
26 Eylül 2007 Çarşamba
Kıbrıs'ın Acı Limonları
25 Eylül 2007 Salı
Angels in America
Amerika, Soğuk Savaş yıllarını geride bırakırken, halk toplumsal tabularla ve korkularla yaşamaktadır. Ekonomik sistem tabuları körüklerken, dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri sayılan ABD'de, din ve politika ekseninde toplumsal korkular ısıtılıp ısıtılıp halkın önüne koyulmaktadır. Eşcinsellik bu şartlar altında sadece bir cinsel tercih değil aynı zamanda muhalif olma çizgisindedir. AIDS ise yeni çağın vebasıdır ve eşcinsellerin sırtına yüklenmiş bir zehirdir resmen...
Eşcinsellik ve AIDS, Angels in America'da hikayenin merkezindedir ancak din ve politika analizi ile senaryo sığlıktan oldukça uzaktır. Hikayedeki her karakter, belli duyguların ve durumların temsilcisidir adeta. AIDS'e kapıldığını öğrenen ve sevgilisi tarafından terk edilen Prior yalnızlığın,
Joe Pitt toplumsal yargılar ve inançları ile eşcinselliği arasında kalışın, Roy Cohn hırsın ve kötülüğün... Daha birçok yan karakterle senaryonun zenginleşmesi, aynı oyuncuların farklı karakterleri aynı bölümlerde dahi ustalıkla canlandırışı ve hikayenin masalsı bir biçimde işlenişi ile Angels in America sadece özgünlüğü yakalamakla kalmıyor aynı zamanda izlediğim en iyi dizileri arasına giriyor. Zira dizinin Emmy'de 11 dalda aday olması da bunu kanıtlıyor olsa gerek...
17 Ağustos 2007 Cuma
Esir Şehir Üçlemesi
Mustafa Kemal, kurtuluşun İstanbul’dan olmayacağını anlayıp harekâtı Anadolu’dan başlatmaya karar vermesiyle, çürümüş ve yozlaşmış bir imparatorluğun yıkılması ve küllerinden yepyeni bir devletin; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması hikâyesi başlar.
Anadolu’da yepyeni bir devrim ışığı M. Kemal önderliğinde yakılmış; böylelikle tarihin en büyük bağımsızlık mücadelesi başlamıştır.
Kuvayı Milliye örgütlenmeleri tüm olumsuz koşullar altında faaliyet gösterirken işgal altındaki İstanbul’daki halk kitlesi ve birkaç aydın düşmana karşı gizlice mücadele vermek durumundadır. Bir yandan gizli örgütler aracılığıyla İstanbul’dan Anadolu’ya asker ve mühimmat sevkıyatı yapılırken, bir yandan çeşitli gazeteler ve dergiler aracılığıyla halk aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Oysaki İstanbul’daki burjuva sakinleri için durum çok farklıdır. Maddi çıkarları için işgal güçleriyle umutsuzca işbirliği içinde olan burjuva sakinleri görkemli hayatlarını savaş halinde bile sürdürmektedir. Nedense, işgal güçlerinin verdiği güvence altında varlıklarını ülke işgal edilse bile sürdüreceklerini düşünüyorlardır.
Serinin ilk kitabı Esir Şehrin İnsanları, tüm bu durumlar söz konusuyken başlar ve romanın başkahramanı Kamil Bey aracılığıyla, İstanbul’un durumunu en alt kademeden en üst kademeye kadar analiz eder.
Romanın başkahramanı Kamil Bey en iyi okullarda eğitim görmüş, eğitim sonrası yurtdışında yaşamaya başlamış bir paşa çocuğudur; bir asilzadedir, duruşuyla ve hitabıyla bu asilzadelik adeta kanında vardır. Ancak savaşın başlamasıyla İstanbul’a dönmek zorunda kalmış; işleri bozulmuş ve başına bela olan arsa problemleriyle baş başa kalmıştır. İktisadi durumu bozulduğu için karısının akrabalarında kalmaktadırlar. Enişte Bey; Kamil Bey’in karısı Nermin’in halasının kocasıdır ve İngilizlerle ticari işbirliği içindedir. Buna rağmen Kamil Bey, kurtuluş mücadelesine gönülden bağlı olan asilzadelerdendir ve bulunduğu ortam gereğince olmadığı biri gibi davranmak zorunda olmasından da bir hayli sıkılmaktadır.
Anadolu’da koca bir halk kurtuluş mücadelesi verirken Kamil Bey de karamsar bir hava içinde tüm hayatını sorgulamaya başlamıştır ama eli kolu bağlıdır. Eski okul arkadaşlarından onun İstanbul’daki mücadeleye yardımını bekleyen isteklerini alana dek Kamil Bey’in bu karamsarlığı sürer. “Millici”lerden gelen bu isteği hemen kabul eden Kamil Bey, muhalif bir dergi olan Karadayı’da çalışmaya başlayarak mücadelenin içerisine girer ve kendisine olan saygısını tekrardan kazanır…
Bir paşa oğlunun acemi ama cesur bir “milliciye” dönüşmesinin öyküsü de böylelikle başlamış olur…
Üçleme; Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı adlı üç kitaptan oluşuyor; Kemal Tahir'in ilk iki kitapla cumhuriyet öncesi, son kitapla da cumhuriyet sonrası dönemlerine kendi bakış açısıyla ışık tuttuğu eserleri olmakla beraber sırf bu bakımdan Türk Edebiyatı'nda önemli bir konuma oturmuş romanlardandır... Kuşkusuz bu üçlemeyi özel kılanlardan birçok etken vardır; Kemal Tahir'in üslubu ve anlatımı, insanlar ve koşullar üzerindeki keskin analizi gibi...
Üçleme ayrıca TV serisi olarak TRT’de yayınlanmıştır. Emre Kınay, Dolunay Soysert, Halit Ergenç, Fikret Kuşkan, Zeynep Tokuş gibi ünlü ve başarılı oyuncuların oynadığı seri, üçlemeden bazı noktalarda bağımsız olarak ilerlemiş ve izleyiciler tarafından beğenilerek takip edilmiştir.
06 Ağustos 2007 Pazartesi
Uzakdoğu Korku Sineması: Birkaç Kore Filmi
Sinemada korku kültürüne getirdiği yeni bakış açılarıyla Uzakdoğu Korku Sineması, klişelerle ve kendini tekrarla dolu Batı Sinemasına karşı son zamanlarda yükselişe geçerek gündemi takip eden izleyicilerin ilgisini çekmeyi başarmış durumda.
The Eye, The Ring, The Grudge gibi popülerleşmiş filmlerle Hollywood’un da ilgisini çekmeyi başaran Uzakdoğu sinemasında ilk olarak Kore Sineması göze çarpıyor.
İstisnasız her filmde kullanılan uzun saçlı ölü kızlar, şıkır şıkır damlayarak insanı germeyi başaran çeşme suları, Kore Sineması’nda ilk akla gelenler olsa da, senaryolarda daha çok psikolojik durumlar ve olaylar kullanılıyor. Beklenmedik sonlarla izleyiciyi şaşırtmayı başaran Koreli senaristler, senaryodaki boşlukları ve karışık olay örgüsünü hiç dert etmiyorlar. Her filmin kendine özgü ve akılda kalıcı yanı olsa da, tam anlamıyla olmuş denilen filmlerin sayısı çok fazla değil… Bir yandan nitelikli filmler yapıladururken, çoğalan filmlerden kusursuzları seçmek bir hayli zorlaşıyor. Uzun saç ve damlayan su etkenleri, Kore Sineması’nda klişe gibi dursa da Uzakdoğu korku kültüründe bunlar bir hayli yer etmiş. Bunların dışında filmlerde kullanılan en temel korku faktörü, deyim yerindeyse insanı hoplatan ses efektleri. Diğer türlerde izleyiciyi “damardan” etkileyen muhteşem müzikler, korku filmlerinde belki de gerilmekten dolayı çok az dikkat çekiyor.
A Tale of Sisters ve Cello korkuyu aile dramı ve psikolojik çöküntülerle birleştiriyor. İki filmde de kullanılan korku etkenleri başarılı ve amacına ulaşırken beklenmedik sonlarla yaşananlara açıklama getiriliyor. Bu beklenmedik sonlar film boyunca hissedilen merak dürtüsüyle daha bir şaşırtıcı olurken, türün kurdu olmuş hayranların dışındaki izleyici kitlesi tarafından gayet tatmin edici bulunabilir.
Korkunun gençlik hikâyelerine ve ilişkilerine yansıtıldığı D-Day ve Dead Friend daha az beğeni toplayabilir; tabii hedef kitle gençler hariç… D-Day’de korku ve dehşet, ÖSS benzeri bir sınava hazırlanan Koreli gençlerin üniversiteye girme umutlarıyla çok sert ve izole koşullarda eğitim veren bir özel kuruluşa başvurmalarıyla başlar. Sadece bu binada işlenilen hikâye gençlerde görülen stres ve baskıyla beraber korkuyu daha boğucu kılıyor. Dead Friend ise yaşadığı şok edici olaylar sonucu hafıza kaybı geçiren bir genç kızın hikâyesini konu alıyor. İlk başta bu şok edicilik yansıtılmıyor ama korku türünde yılda bir film seyreden biri bile hafıza kaybının ne amaçla kullanıldığını bildiği için başlarda pek farklı bir hikâye gibi görünmeyebilir… Ta ki hafıza kaybının nedenini açıklayana dek…
Into the Mirror, adından da anlaşılacağı gibi aynaların insan yaşamına etkisiyle ilgili en azından seyrettiklerim içinde en farklı film; bu da kuşkusuz, hikâyenin daha fantastik bir temele dayanmasının sonucu... Filmi seyrettikten sonra aynalara karşı bakış açısınız değişiyor; tabii her filmden daha çok korku isteyen türün hayranları için bu bir süre uçup gidiyor. Diğer filmlerdeki gibi olaylar sürpriz sona bağlanarak, son beş ya da on dakikada açıklanıyor. Ancak gerek hikâye, gerek korku etkenleri, gerek de sürpriz son olarak en etkileyici film Into the Mirror…
27 Temmuz 2007 Cuma
The Secret
Sadece 10 YTL'ye edinebileceğiniz bu kitabın hayatınızı kusursuz yapabileceğini söyleselerdi ne derdiniz?
Umutlu olanlarınız heyecana kapılır; hemen kitabı edinmeye çalışırdı. Kuşkulu olanlar ise önyargıyla bakar ancak içlerinden sadece bu önyargıyı yenenler The Secret'i anlayabilirdi... Geri kalan çoğunluk ise önyargılarının kurbanı olurdu. Zaten şu anki görüntü de hemen hemen bu biçimde...
The Secret gerek kitap olarak gerek belgesel film olarak, an itibariyle milyonlara kişiye ulaşmış durumda ve kuşkusuz gün geçtikçe daha çok kişiye ulaşacak. Kitabın yüzyıllardır saklı olduğunu söylediği bu sır, sırrı keşfedip mutluluğu yakalayan bilgeler tarafından defalarca bahsedilmiş ama sır sürekli bastırılmış. Bu sırrı tüm dünyaya açıklamak da günümüz bilgelerine kalmış...
Kitabın "çekim yasası" (law of attraction) olarak adlandırdığı bu sır, aslında çok basit bir kurala sahip: "Ne istersen onu alırsın"... Çekim yasasına göre, evren tek bir enerji alanına sahiptir. Madde ise enerjinin yoğunlaşmış halidir. Dolayısıyla evrende madde olarak yer kaplayan bizler, bu enerji alanıyla sürekli bir etkileşim içindeyizdir, bir bakıma bu enerjinin parçasıyızdır. İşte tam burada Anadolu kültüründe yüzyıllardır var olan tasavvuf inancına değinmek gerekiyor.
Tasavvuf inancına göre tanrı her yerdedir ve biz kullar tanrının birer parçasıyızdır. Ruhumuz, bedenimizden ayrıldığında, yani bedensel ölüm gerçekleştiğinde parçası olduğumuz tanrıya kavuşuruz. Kitapta bahsedilen evreni kaplayan enerji alanı, tasavvuf inancına göre tanrıdır; biz insanlar ise tanrının parçasıyızdır ve onunla sürekli etkileşim içinde olanızdır; bakınız çekim yasası...Tanrı hep vardır, hep var olacaktır ve yok edilemez. Enerji hep vardır, var olacaktır ve yok edilemez... Benzerlikler inanılmaz değil mi? Özellikle tasavvuf inancındaki büyük isimler; Mevlana ve Yunus, evrenin bu gizemini çözmüş ve ebedi mutluluğu yakalamış kimselerdi.
Kitabı okuyan birçok kişi piyasada çok satmış ama hiçbir yararı olmayan kişisel gelişim kitaplarının da etkisiyle oluşan önyargı sonucu, bu düşünce biçimini tam olarak kavrayamamış durumda. The Secret da; evet, iyi pazarlama ve reklam sonucu popülerleşince hedef tahtası konumuna yükseliyor. Kitaba karşı oluşan olumsuz düşüncelerin bir kısmı da, Sır'rın teknik bilgilerinden çok nasıl uygulanacağı kısmıyla ilgilenilmiş olmasından kaynaklanıyor. Hatta kitaptaki küçük bir örnekle bunu örnekleyebiliriz de: "Elektriğin nasıl çalıştığını bilemeyebilirsiniz ancak lambayı yakabilirsiniz, ya da bir insanı..."
Bu benzetmeyle devam etmek gerekirse Sır'da bahsedilen bu işleyişi daha teknik biçimde anlatan bilgiler -elektriğin nasıl çalıştığı-, bulmak için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Zira Türkiye'de yıllardır "Kuantum Düşünce Tekniği" alanında eğitimler veren , aynı isimli kitabında da ayrıntılı bilgiler veren R. Şanal bir bakıma "The Secret"daki bilgiler doğrular nitelikte çalışmalar yapmakta.
Anlaşılabileceği üzere, kitabın vermek istediği temel düşünce bize hiç de yabancı değil...
---
The Secret; Rhonda Byrne, Owo Yayınları,198 sayfa
Kuantum Düşünce Tekniği, R. Şanal, Arıtan Yayınları, 215 sayfa
Kuantum Olumlama, R. Şanal, Arıtan Yayınları,173 sayfa
25 Temmuz 2007 Çarşamba
Yurdum Benim Şahdamarım

Dağın pulat yüreğine işledim,
Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul
Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim
Ben seni sürgünlerde
Yurdum benim
Şahdamarım...
Ahmet Arif
Yurdum Benim Şahdamarım ismini taşıyan Everest yayınlarından çıkan bu şiir kitabında, Ahmet Arif tarafından "Hasretinden Prangalar Eskittim" eserine alınmayan ancak çeşitli dergilerde veya yayınlarda yayınlanan şiirler mevcut.
Sadece şiirlerin kitap kalınlığına ulaşamıyor olmasından kaynaklansa gerek kitabın sonuna şairle ilgili birkaç düzyazı eklenmiş. İki inceleme bir söyleşiden oluşan bu bölümde Ahmed Arif'in siyasi kimliği, daha çok da şiir anlayışı ile ilgili bilgiler ve yorumlar mevcut.
19 Temmuz 2007 Perşembe
Kore Sineması Bölüm 3: Kore Savaşı
25 Haziran 1950’de Kuzey Kore birlikleri büyük bir hırsla Güney’e saldırdığında Kore için yakın tarihin en kanlı olayları başlamış oldu. Rus Çarlığının, Japonya’nın, Çin’in güç mücadelesi sonucu daha önceleri büyük zararlar gören Kore halkı, bu sefer de ABD, SSCB ve Çin’in bölgede egemenlik kurma amaçlarına kurban gitmiş oldu. Savaşın sonunda Kore ikiye ayrıldı. Ölü sayısı ise çoğunluğu Kore halkından olmak üzere 3 milyon civarı belirlenmişti.
Bu korkunç savaşın, bölünmüşlüğün ve kardeş katlinin etkilerini birçok filmlerinde görmek mümkün. Ancak yönetmenlerin salt savaşla ilgili izlenimlerini göstermek amacıyla yaptığı filmler Korelilerin bakış açısını görmek bakımından daha bir önem kazanıyor. Brotherhood of War ve Welcome to Dongmakgol filmleri sadece Kore Savaşı’nı konu almasından değil, aynı zamanda savaşın halk tarafını anlatmasından ve ideolojik unsurları irdelemekten çekinerek tarafsız bir bakış açısı edinmesinden ötürü Hollywood’daki türdeşlerinden ayrılıyor.
Brotherhood of War’da savaş, cephedeki askerlerin bakışıyla anlatılırken, Welcome to Dongmakgol küçük bir köydeki insanlara değiniyor ki bu mizahi birçok öğeyle anlatılınca da ortaya özgünlük çıkıyor.
İzlediğim ilk film olan Brotherhood of War, insanı dakikalarca ağlatacak ve uzun süre etkisinde bırakacak bir hikâyeye sahip... Film, savaş öncesinde zorlu ama bir o kadar mutlu bir yaşam süren Güneyli bir ailenin dağılışını merkez alıyor. Ailenin en büyük erkek çocuğu Jin-tae Lee, savaş öncesinde ayakkabıcılık yaparak hem ailesine bakmış hem kardeşi Jin-seok’un okumasını sağlamıştır. Yıllardır babasız bir şekilde yaşayan bu ailenin en büyük hayali ise Jin-tae’nin güzel bir ayakkabıcı dükkânı açması ve Jin-seok’un üniversiteyi bitirmesidir. Ancak Kuzey Kore birliklerinin Güney’e saldırmasıyla büyük bir kıyım başlar ve sadece Lee ailesinin değil tüm halkın hayalleri yok olur. Güney Kore birlikleri, savunma hattını güçlendirmek için 18 yaşını doldurmuş her genci askere almaya başlayınca Jin-seok ve sadece kardeşini koruma amacını güden Jin-tae, savaşın içine sürüklenir. Bulundukları birlikte, en umutsuz anlarda bile büyük kahramanlıklar göstermeye başlayan Jin-tae madalya almaya her günün ardından yaklaşırken kardeşiyle arasındaki bağlar kopma noktasına gelir.
Jin-tae ve Jin-soek arasındaki ilişkide görülebileceği gibi kardeşlik ilişkisi çok ilginçtir. Bir gün kuzu gibi uysal olan kardeşler, ertesi gün çok ciddi bir tartışmanın içerisinde görülebilirler. Ancak kardeşlik hep baki kalır. Jin-tae ile jin-seok’un arasındaki kardeşlik ilişkisinin gidişatı ve Güney-Kuzey Kore arasındaki ilişki bu bakımdan birbirine çok benziyor.
Bir sonraki film olan Welcome to Dongmakgol’un hikâyesi ise daha çok mizah ağırlıklı… Film, herkesin unuttuğu ama kendi içinde kusursuz bir işleyişe sahip küçük bir köy olan Dongmakgol’da geçiyor. Hikâye gerçek bir olaya dayanıyor. Savaş sırasında yolları köye düşen Güney Koreli 2 asker, Kuzey Koreli 3 asker ve uçağı o bölgede düşüp köylüler tarafından kurtarılan bir ABD’li asker ile köyün sakinleri arasındaki kötü başlayıp daha sonra dostluğa varan ilişkiler yumağı çarpıcı ve mizahi biçimde anlatılıyor.
Farklıların bir arada yaşanarak hayatın çok daha güzel olacağı, savaş ve kavga ile ayrılıktan öte bir sonuca varılamayacağı gerçekleri hikâyenin asıl vermek istediği mesajlardır kuşkusuz… Filmin sonunda yüreklerimize işleyen o müthiş şarkı ise Korelilerin barışa ve birlikteliğe duydukları özlemin evrensel bir imgesidir kanımca.
