30 Kasım 2009 Pazartesi

The Time Machine


Bilim kurguya doymak bilmezken ve bu konuda film-dizi-kitap arayışlarım devam ederken araya çerez niyetine girdi Time Machine... Yıllar önce sinemada gitmeye niyetlenmiştim ama fırsat olmamıştı.

Zaman yolcuğu bilimkurgunun en kafa karıştırıcı alanlarından birisi. Bu alanda fazla seyre dalmamış kişi karmaşık senaryoya fazla dayanamaz. Ancak zamanda yolculuğun altında yatan arzuyu herkes benimser: geçmişi değiştirme arzusu. The Time Machine bu arzuyla sıradan izleyiciyi daha filmin başında bağlıyor, bilim kurgunun bilimine fazla dalmadan kurgusuna geçiyor.

Film güzel başlayıp kötü biten türden... Konu klasik gibi gözükürken şimdiye kadar zaman yolcuğu konusuna en güzel bakış açısını getiren Lost'un son sezonuna tam olmasa da yakın bir anlayış söz konusu... O da olayların değişse bile sonuçların değişmemesi...

09 Kasım 2009 Pazartesi

Adam Fawer ve kitap kapaklarına dair




Bir kitabın satması için en önemli etkenlerden biridir kitap kapakları...

İster yılda bir iki kitap okuyan, çevreden duyduklarıyla popüler kitaplara yönelen; kitabın kendisinden çok filminden etkilenen biri olun, isterseniz bir kütüphanede saatlerce geçirebilecek kapasiteye sahip olun karşınızda duran bir kitabı elinize almanızı sağlayan belirli görsel etkenler vardır.

Raflar arasında kitabın yanını görüyorsanız ilk yazara ve isme odaklanırsınız. Gördüğünüz isim beğendiğiniz bir yazara aitse kitabı anında incelemeye başlarsınız. Bu aşamada büyük ihtimal ilk olarak kitabın arkasına bakar, sonra sayfaları gözden geçirirsiniz. Çoğunlukla kitabın kapağını es geçer veya kapağa baksanız da pek algılamazsınız, çünkü elinizde tuttuğunuz nesneye zaten yazarın etkisinden dolayı güvenirsiniz.

Peki kitaplar yan değil de; tabiri caizse sırt üstü duruyorsa. Yani kapakları size bakıyorsa...
İşte o zaman tasarım sanatı ve insan algısı devreye giriyor... Eğer bir kitabın kapağı; ilk etapta kitabın ismiyle, sonra yazarla bağlantılı değilse; iticisiyse; başarısızsa hemen bakışlarınızı başka bir kitaba yönlendirirsiniz.

***

Adam Fawer geçenlerde Türkiye'ye geldi... Kendisinin kitaplarının yabancı dilde ilk çevirisinin Türkçe'de olduğundan daha önce bahsetmiştim. Bunun da en önemli sebebi Türkiye'den gördüğü büyük ilgiydi... Cumhuriyet'in haftasonu ekindeki Fawer röportajında bahsedildiği üzere; tahmin edeceğiniz gibi Fawer yine Türkiye'de büyük ilgi görmüş; içten bir şekilde buradan aldığı ilginin kendisini, ABD'den duyduğu ilgiden daha mutlu ettiğini söylemiş ve kitaplarının olası filminin Türk bir yapımcı tarafından çevrilmesine sıcak bakabileceğini de eklemiş. (eh işte burada kendisinin hayal kırıklığına uğrayacağına eminim).

Bildiğiniz gibi bilim-kurgu; ya da fazla kısıtlamayayım içinde bilimi yoğunlukla kullanan kitapların yazarlarının çoğu bilimle şöyle ya da böyle alakalıdır. Fawer'ın da böyle olduğunu düşünmüştüm ama fizikle ya da bahsi geçen bilim dallarıyla ilgili olmayı bırakın, bahsi geçen teknik konuları yazım öncesinde ders gibi çalışıp daha sonra kitap yazma sürecinde olayları bağlıyormuş. Eğer örneğin Olasılıksızlık'da geçtiği gibi istatistik ve fiziği yeteri kadar anlamıyorsa konuyu anlayana kadar tekrar tekrar çalışıp, daha sonra konuya odaklanıyormuş. Bu, işini ciddiye alması konusunda ona olan hayranlığı bir kat daha artırıyor.


Bir diğer nokta da Olasılıksız'ın taslak halinin 50 yayınevi tarafından geri çevrilmesi... Bu gibi örnekler kitap piyasasında aslında hiç de az değil.

Genellikle en popüler kitaplar yayıncılar tarafından defalarca reddedilmiştir. Ancak yazarın inadı sayesinde daha sonra gazetelere/dergilere konu olacak bir başarı hikayesi doğmuştur... Fawer da bu redlerden bir çok defa alıp kitabını tekrar tekrar gözden geçirmiş ve mükemmelleştirmiş; daha sonrasında da kitabın getireceği -yayınevi tarafından bakacak olursak- "fırsatı" görebilen bir yayıneviyle anlaşmış.
Evet yazarın inadı ve eserine duyduğu güven...
Bu bir yazar için son derece tehlikeli olduğu kadar gerekli birşeydir de...
Eğer yaptığınız esere güvenmiyorsanız, arkasında durmuyorsanız; hangi alan olursa olsun ilgiyi; başarıyı; popülerliği adını ne koyarsanız koyun gerçekleştiremezsiniz.

***

Gelgelelim başlıkta bahsi geçenlerin alakalı olduğu paragrafa; burayı sona sakladım.
Fawer'in ilk kitabının Türkiye'de ta ki temiz ve başarılı bir kitap kapağına bürününceye kadar satmadığını biliyor muydunuz?

Not: Fawer'in yeni kitabı hakkında ufak bir bilgi; ABD'de oldukça bilinen bir masal hakkında olup paralel evrenlere değinilecekmiş...

04 Kasım 2009 Çarşamba

Vistasız Bir Hayat



Hazır hava böyleyken, grip salgını başlamışken ve halsizlik üstüme çökmüşken günün çoğunu odamda değerlendireyim dedim.

Aklıma gelen ilk şey bilgisayarımda düzensiz bir şekilde yığılı olan bilgileri düzenlemek oldu.
P8700 (2.53 gHz) işlemcili, 6 gb RAM'a sahip Asus bilgisayarıma 1TBlık, 500gblık ve 320gblık olmak üzere 3 adet harici disk takılı... 1 TBlık Toshiba harici diskime filmleri ve dizileri, 500gblık Maxtor olana Yüksek Çözünürlüklü filmleri, 320gblık 2.5 inç Smartdisk markalı hariciye de bana her daim lazım olacak belgelerimi, kodlarımı, grafiklerimi atayım dedim. (gördüğünüz gibi marka konusunda tam bir çeşitlilik söz konusu) Veri düzenlemekle ilgili tüm işlerim bittiğinde bilgisayarımın sabit diskinde pek fazla bilgi kalmayacak ve böylece BestBuy'ın sunduğu kampanyadan hak kazandığım beleş Windows 7 CD'm geldiğinde Ubuntu 9.10la beraber makineme iki işletim sistemi kuracaktım.

Ancak Vista sağolsun bir veriyi iki harici disk arasında taşımak tam bir eziyet haline geldi. Kitlenen taşıma işlemleri, hedef dizin burada yok kardeşim nidalarından sonra pes etme noktasına geldim.
Sonuç olarak bu işlemler arasında verimsiz bir şekilde 2 film seyrettim, mezuniyet projeme şöyle bir göz attım... kısacası günümün çoğu ziyan oldu. Ve bir kez daha çıktığından beri kullanmamakta ısrar ettiğim Vista'ya lanet yağdırdım. Windows'un tüm sürümlerini(95,98,2000,ME,XP) kullanmış biri olarak açık ara en kötü ve amaçsız işletim sistemi olarak Vista'yı tarihe gömüyorum.

Linux'u ilk kez deneyimleyen çoğu kullanıcı işletim sisteminin zorluğundan yakınır ve çıkardığı hatalardan veryansın eder. Lakin bu hataların çoğu kullanıcıların Windows alışkanlıklarından kaynaklanır. Oysa ki biraz sabırla ve değişikliğe açık olabilmekle çok daha güzel bir işletim sistemi ortamı kurabilirler.

03 Kasım 2009 Salı

Vakıf Serisi


Isaac Asimov demek bilimkurgu ve büyük usta demektir.

Vakıf Dizisi demek bilimkurgu ve başyapıt demektir.


Serinin tüm kitapları elime geçtiğinde Asimov hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Dahası bilimkurgu dalında herhangi bir kitap okumuşluğum da yoktu. Ancak film olarak I Robot dahil bir çok popüler film seyretmiş, dizi olarak da Stargate gibi bir şaheseri de bünyeye almıştım. Dolayısıyla tür olarak bilimkurgu türüyle ilgili gerekli temele sahiptim.

Seriyi gerçek basım sırasına ya da İthaki Yayınları'nın basım sırasına göre değil de internette diğer okurlarca tavsiye edilen olayların gerçekleşme sırasına göre okumaya karar verdim. Bu sıra şöyledir:
1. Vakıf Kurulurken (1988)
2. Vakıf İleri (1993)
3. Vakıf (1951)
4. Vakıf ve İmparatorluk (1952)
5. İkinci Vakıf (1953)
6. Vakıf'ın Sınırı (1982)
7. Vakıf ve Dünya (1983)

Eğerden sıfırdan başlayacaksanız seriyi bu sırayla okumanızı tavsiye ederim.

***


Kitapların basım sırasından da görüleceği üzere Asimov; 1951-1953 arası bir ana hikaye anlatmış sonra bu hikayeyi 1982 ve 1983 basımı iki hikayeyle sonlandırmış daha sonra da 1988 ve 1993te hikayenin öncesini yazmış....
Sanki bir çocuğun elinde oyun hamuru var ve şekilden şekile sokuyor...

Ancak söz konusu çocuk Asimov...

***

Gelgelelim Vakıf'ın yıllar süren yazım süreciyle ilgili hikayeye...
Asimov asıl olarak günümüzden binlerce yıl sonrasını anlatan bir kısa öykü serisi yazıyor... Bu öyküler adı lazım değil bir dergide yayınlanıyor ve müthiş ilgi görüyor. Daha sonra Asimov bu öyküyü genişletiyor ve Vakıf adıyla yayınlıyor. Kitap da tahmin edileceği üzere beğeniyle karşılanıyor ve yayımcı şahsiyet Asimov'a teklif götürüyor. Daha sonraki takip eden 2 yılda Vakıf ve İmparatorluk ile İkinci Vakıf basılıyor.
Anlatılanlara göre Vakıf serisi İkinci Vakıf'la Asimov için bitmişse de yıllar boyunca kendisine serinin devamını yazması için geribildirimler geliyor, yayımcı tarafından da baskı yapılıyor. Bu 20-30 yıllık arada Asimov yazarlığı bırakmış değil tabii ki; yine ilgi gören kitaplar basılıp duruyor ancak yayımcının da özel(!) isteğiyle hikayenin geri kalanı için yazar ikna ediliyor. Asimov devam eden sonraki 2 kitabında Vakıf'ın hikayesini kendisini asıl ünlü yapan Robot Yasalarıyla birleştiriyor ve hikayeyi sonlandırıyor. 1988 basımı Vakıf Kurulurken ve 1993 basımı Vakıf İleri kitaplarıyla da Asimov hikayeyi tamamlıyor ve boşlukları kapatıyor.

Şöyle; yüzeysel bir şekilde bakılırsa aklıma sonu bitmek bilmeyen; senelerce devamı çekilen ucuz korku filmleri gelmiyor değil ama durum bambaşka. Çünkü bilimkurgu denildiğinde Vakıf serisi gibi hikayelerin örneği çoktur: bir hikaye anlatılır ve hikaye hikayeyi yaratanı aşar; ortaya bambaşka bir dünya çıkar.

Vakıf da böyle bir dünya... Asimov bir evren yaratıyor ve yeri geldiğinde bu evreni yerle bir ediyor. En nihayetinde de ortaya bambaşka bir hikaye çıkıyor.

09 Ekim 2009 Cuma

Yaz Özeti


Bu yaz yaklaşık 3 yıldır yapmak istediğim şeyi yaptım ve WAT programına katıldım ve ABD'nin Wisconsin Eyaletinin su ve eğlence parklarıyla ünlü Dells şehrinin sınırına kurulu Mount Olympus parkında yaklaşık 2 buçuk ay kadar go-kart görevlisi olarak çalıştım.

İlk 2 ayı günde 12 saati aşan çalışma temposuyla geçen bu dönemi hiç unutamayacağım bir gezi turuyla Eylül sonunda bitirdim.

Sonuç olarak kendi kazandığım parayla uzun zamandır ilgilendiğim ama fırsat bulamadığım fotoğrafçılık konusuna Canon'un EOS 500d modeliyle dalmış oldum, ayrıca ABD'nin batı tarafını gezdim ve bilimum hediye-giyecek-aksesuar aldım. Üstüne bir miktar da parayla döndüm.

Bunları övünmek için söylemiyorum çünkü bu aldığım ürünlerin hepsi Türkiye'ye kıyaslandığında çok ucuz, ayrıca iş konusunda da çok şanslıydık ve daha fazla çalışıp daha fazla kazanma olanağı yakaladık.

Övünmek bir yana İngilizce gelişimi konusunda istediklerimi bulamadım, çünkü zamanın çoğu işte geçti ve burada da konuşulacak konular maalesef kısıtlıydı. Ayrıca bölgeye akın akın Türk yağmıştı; öyle ki yabancılara bir süre sonra Türkçe öğretmeye başladık.

11 Haziran 2009 Perşembe

Cehennem

Yurdun diğer yanlarını düşünmeye fırsatım yok ama Kıbrıs yanıyor.

Öyle ki, özellikle öğle saatlerinde temel ihtiyaçlarımı karşılayacak hevesi bile bulamıyorum kendimde.

Geceleri ise tam dışarı çıkıp gezesim veya serin bir ortamda kitap okuyasım varken beyin aktivitelerim normalleşiyor ve sorumluluklar üstüme üstüme geliyor...

Bahar dönemleri hep facia olmuştur benim için. Mayıs ayının ortalarıyla beraber, ders dahil tüm yapılması gereken işlerden bağlarım kopar ve Haziran'ın ortasına kadar sürecek bir karanlık dönem başlar.. Çoğu kişi için de aynı durum söz konusudur.

Bu zamanlarda gün boyunca en ufak bir esintinin yolunu gözlerken bilgisayarın sıcaklığı müthiş bir rahatsızlık verir. Sonuçta bilgisayar işlerinden hafif bir soğuma belirtisi baş gösterir. Ancak bu sene bir değişiklik yapıyorum. Bir nebze daha rahat olacağım ve kafamı sürekli meşgul eden fikirlerimi somutlaştırabileceğim.

En baştaki hedeflerimde ise; -önümüzdeki bir yılın çoğunu farklı yerlerde geçireceğimin etkisiyle- daha sadık takipçisi olan, daha zevkli ve istikrarlı bir gezi blogu açmak var.

06 Haziran 2009 Cumartesi

Bilgisayar Ağları


Yaklaşan finaller, hiçbir şeyde zevk bırakmayan sıcaklar derken hayat yine sıkıcı hale gelmeye başladı.

Sonraki on gün, gün boyu sürecek ders metni okuma çabalarıyla geçecek...

Ancak daha işin başındayken ve iyice depresifleşmeden Alfa Yayınları'nın "Bilgisayar Ağları" adlı çevirisinden bahsetmek istiyorum.

Kitabın orjinal adı "Computer Networking: A top-down Approach". Ağ konusunda eğitmenlik alanında yeni açılımlar getiren James F. Kurose ve Keith W. Ross'ın ortaklaşa yazdığı bu kitap ABD'de oldukça popüler. Benim de bu dönem ikincisini aldığım ağ dersinin ana kitabı...

Dolasıyla kitabın orjinali ve çevirisini aynı anda kullanıyorum.

***

Alfa Yayınları'nın çeviri konusunda harikalar yaratmadığından herkes haberdar zaten. Ben daha önceleri mecburiyetten macromedia flash, dreamweaver ve php ile ilgili kitaplardan almıştım. Kütüphanemde sadece Alfa yayınlarından bilgisayarla ilgili sayısı onu geçen kitap var. Bunlardan beğendiğim 3ü geçmez... Neden beğenmediğimi de şu an masamın yanında duran kitapla daha da çok anladım... Çeviriler o kadar özensiz ki, bir cümleyi bitirdiğinizde diğerine geçerken bir öncekinin anlamsızlığını düşünüyorsunuz.

Açıkcası bir daha çeviri kitapları almayacağıma yemin ettim diyebilirim... İmkamın olduğu kadar orijinal dilinde ya da Türk yazarlarından alacağım...

Konusu açılmışken şu ana kadar okuduğum en güzel bilgisayar kitabı, 2003 ya da 2004 yılında aldığım Cenk Tarhan'ın Kim Korkar Bilgisayardan? Dream Weaver adlı kitabıydı.