27 Temmuz 2007 Cuma

The Secret


Mutluluğun, bolluğun ve bereketin yüzyıllardır saklanmış bir sır olduğunu ve bu sırrın küçük bir kitapta yazılı olduğunu söyleselerdi ilk tepkiniz ne olurdu?

Sadece 10 YTL'ye edinebileceğiniz bu kitabın hayatınızı kusursuz yapabileceğini söyleselerdi ne derdiniz?

Umutlu olanlarınız heyecana kapılır; hemen kitabı edinmeye çalışırdı. Kuşkulu olanlar ise önyargıyla bakar ancak içlerinden sadece bu önyargıyı yenenler The Secret'i anlayabilirdi... Geri kalan çoğunluk ise önyargılarının kurbanı olurdu. Zaten şu anki görüntü de hemen hemen bu biçimde...

The Secret gerek kitap olarak gerek belgesel film olarak, an itibariyle milyonlara kişiye ulaşmış durumda ve kuşkusuz gün geçtikçe daha çok kişiye ulaşacak. Kitabın yüzyıllardır saklı olduğunu söylediği bu sır, sırrı keşfedip mutluluğu yakalayan bilgeler tarafından defalarca bahsedilmiş ama sır sürekli bastırılmış. Bu sırrı tüm dünyaya açıklamak da günümüz bilgelerine kalmış...

Kitabın "çekim yasası" (law of attraction) olarak adlandırdığı bu sır, aslında çok basit bir kurala sahip: "Ne istersen onu alırsın"... Çekim yasasına göre, evren tek bir enerji alanına sahiptir. Madde ise enerjinin yoğunlaşmış halidir. Dolayısıyla evrende madde olarak yer kaplayan bizler, bu enerji alanıyla sürekli bir etkileşim içindeyizdir, bir bakıma bu enerjinin parçasıyızdır. İşte tam burada Anadolu kültüründe yüzyıllardır var olan tasavvuf inancına değinmek gerekiyor.

Tasavvuf inancına göre tanrı her yerdedir ve biz kullar tanrının birer parçasıyızdır. Ruhumuz, bedenimizden ayrıldığında, yani bedensel ölüm gerçekleştiğinde parçası olduğumuz tanrıya kavuşuruz. Kitapta bahsedilen evreni kaplayan enerji alanı, tasavvuf inancına göre tanrıdır; biz insanlar ise tanrının parçasıyızdır ve onunla sürekli etkileşim içinde olanızdır; bakınız çekim yasası...

Tanrı hep vardır, hep var olacaktır ve yok edilemez. Enerji hep vardır, var olacaktır ve yok edilemez... Benzerlikler inanılmaz değil mi? Özellikle tasavvuf inancındaki büyük isimler; Mevlana ve Yunus, evrenin bu gizemini çözmüş ve ebedi mutluluğu yakalamış kimselerdi.

Kitabı okuyan birçok kişi piyasada çok satmış ama hiçbir yararı olmayan kişisel gelişim kitaplarının da etkisiyle oluşan önyargı sonucu, bu düşünce biçimini tam olarak kavrayamamış durumda. The Secret da; evet, iyi pazarlama ve reklam sonucu popülerleşince hedef tahtası konumuna yükseliyor. Kitaba karşı oluşan olumsuz düşüncelerin bir kısmı da, Sır'rın teknik bilgilerinden çok nasıl uygulanacağı kısmıyla ilgilenilmiş olmasından kaynaklanıyor. Hatta kitaptaki küçük bir örnekle bunu örnekleyebiliriz de: "Elektriğin nasıl çalıştığını bilemeyebilirsiniz ancak lambayı yakabilirsiniz, ya da bir insanı..."
Bu benzetmeyle devam etmek gerekirse Sır'da bahsedilen bu işleyişi daha teknik biçimde anlatan bilgiler -elektriğin nasıl çalıştığı-, bulmak için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Zira Türkiye'de yıllardır "Kuantum Düşünce Tekniği" alanında eğitimler veren , aynı isimli kitabında da ayrıntılı bilgiler veren R. Şanal bir bakıma "The Secret"daki bilgiler doğrular nitelikte çalışmalar yapmakta.

Anlaşılabileceği üzere, kitabın vermek istediği temel düşünce bize hiç de yabancı değil...

---
The Secret; Rhonda Byrne, Owo Yayınları,198 sayfa
Kuantum Düşünce Tekniği, R. Şanal, Arıtan Yayınları, 215 sayfa
Kuantum Olumlama, R. Şanal, Arıtan Yayınları,173 sayfa

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Yurdum Benim Şahdamarım


Dağın pulat yüreğine işledim,
Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul
Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim
Ben seni sürgünlerde
Yurdum benim
Şahdamarım...

Ahmet Arif


Yurdum Benim Şahdamarım ismini taşıyan Everest yayınlarından çıkan bu şiir kitabında, Ahmet Arif tarafından "Hasretinden Prangalar Eskittim" eserine alınmayan ancak çeşitli dergilerde veya yayınlarda yayınlanan şiirler mevcut.

Sadece şiirlerin kitap kalınlığına ulaşamıyor olmasından kaynaklansa gerek kitabın sonuna şairle ilgili birkaç düzyazı eklenmiş. İki inceleme bir söyleşiden oluşan bu bölümde Ahmed Arif'in siyasi kimliği, daha çok da şiir anlayışı ile ilgili bilgiler ve yorumlar mevcut.

19 Temmuz 2007 Perşembe

Kore Sineması Bölüm 3: Kore Savaşı

25 Haziran 1950’de Kuzey Kore birlikleri büyük bir hırsla Güney’e saldırdığında Kore için yakın tarihin en kanlı olayları başlamış oldu. Rus Çarlığının, Japonya’nın, Çin’in güç mücadelesi sonucu daha önceleri büyük zararlar gören Kore halkı, bu sefer de ABD, SSCB ve Çin’in bölgede egemenlik kurma amaçlarına kurban gitmiş oldu. Savaşın sonunda Kore ikiye ayrıldı. Ölü sayısı ise çoğunluğu Kore halkından olmak üzere 3 milyon civarı belirlenmişti.


Bu korkunç savaşın, bölünmüşlüğün ve kardeş katlinin etkilerini birçok filmlerinde görmek mümkün. Ancak yönetmenlerin salt savaşla ilgili izlenimlerini göstermek amacıyla yaptığı filmler Korelilerin bakış açısını görmek bakımından daha bir önem kazanıyor. Brotherhood of War ve Welcome to Dongmakgol filmleri sadece Kore Savaşı’nı konu almasından değil, aynı zamanda savaşın halk tarafını anlatmasından ve ideolojik unsurları irdelemekten çekinerek tarafsız bir bakış açısı edinmesinden ötürü Hollywood’daki türdeşlerinden ayrılıyor.


Brotherhood of War’da savaş, cephedeki askerlerin bakışıyla anlatılırken, Welcome to Dongmakgol küçük bir köydeki insanlara değiniyor ki bu mizahi birçok öğeyle anlatılınca da ortaya özgünlük çıkıyor.


İzlediğim ilk film olan Brotherhood of War, insanı dakikalarca ağlatacak ve uzun süre etkisinde bırakacak bir hikâyeye sahip... Film, savaş öncesinde zorlu ama bir o kadar mutlu bir yaşam süren Güneyli bir ailenin dağılışını merkez alıyor. Ailenin en büyük erkek çocuğu Jin-tae Lee, savaş öncesinde ayakkabıcılık yaparak hem ailesine bakmış hem kardeşi Jin-seok’un okumasını sağlamıştır. Yıllardır babasız bir şekilde yaşayan bu ailenin en büyük hayali ise Jin-tae’nin güzel bir ayakkabıcı dükkânı açması ve Jin-seok’un üniversiteyi bitirmesidir. Ancak Kuzey Kore birliklerinin Güney’e saldırmasıyla büyük bir kıyım başlar ve sadece Lee ailesinin değil tüm halkın hayalleri yok olur. Güney Kore birlikleri, savunma hattını güçlendirmek için 18 yaşını doldurmuş her genci askere almaya başlayınca Jin-seok ve sadece kardeşini koruma amacını güden Jin-tae, savaşın içine sürüklenir. Bulundukları birlikte, en umutsuz anlarda bile büyük kahramanlıklar göstermeye başlayan Jin-tae madalya almaya her günün ardından yaklaşırken kardeşiyle arasındaki bağlar kopma noktasına gelir.


Jin-tae ve Jin-soek arasındaki ilişkide görülebileceği gibi kardeşlik ilişkisi çok ilginçtir. Bir gün kuzu gibi uysal olan kardeşler, ertesi gün çok ciddi bir tartışmanın içerisinde görülebilirler. Ancak kardeşlik hep baki kalır. Jin-tae ile jin-seok’un arasındaki kardeşlik ilişkisinin gidişatı ve Güney-Kuzey Kore arasındaki ilişki bu bakımdan birbirine çok benziyor.


Bir sonraki film olan Welcome to Dongmakgol’un hikâyesi ise daha çok mizah ağırlıklı… Film, herkesin unuttuğu ama kendi içinde kusursuz bir işleyişe sahip küçük bir köy olan Dongmakgol’da geçiyor. Hikâye gerçek bir olaya dayanıyor. Savaş sırasında yolları köye düşen Güney Koreli 2 asker, Kuzey Koreli 3 asker ve uçağı o bölgede düşüp köylüler tarafından kurtarılan bir ABD’li asker ile köyün sakinleri arasındaki kötü başlayıp daha sonra dostluğa varan ilişkiler yumağı çarpıcı ve mizahi biçimde anlatılıyor.

Farklıların bir arada yaşanarak hayatın çok daha güzel olacağı, savaş ve kavga ile ayrılıktan öte bir sonuca varılamayacağı gerçekleri hikâyenin asıl vermek istediği mesajlardır kuşkusuz… Filmin sonunda yüreklerimize işleyen o müthiş şarkı ise Korelilerin barışa ve birlikteliğe duydukları özlemin evrensel bir imgesidir kanımca.

18 Temmuz 2007 Çarşamba

Kore Sineması Bölüm 2 : Kim ki Duk üzerine...

Güney Kore sineması denilince, hakkında uzun uzun konuşulması gereken sinemacılardan biri olan Kim ki Duk'un en az filmleri kadar ilginç olan öz geçmişini incelersek, sanırım ilk önce doğduğu yerin bir taşra köyü olmasından bahsetmeliyiz. Zira Kim ki Duk'a göre sinema eğitimi almamasıyla beraber taşra kökenli olması, kuşağındaki diğer yönetmenlerden onu ayıran en önemli özelliklerden biri.

Gençliğinde tarım eğitimi alan, daha sonra fabrikada işçi olarak çalışan; ardından deniz kuvvetlerinde çavuş olarak 5 yıl kadar bir süre görev yapan Kim ki Duk, ressamlık yapıp kendi hayatını kurmak için tüm parasını gözden çıkararak bilet almış ve Paris sokaklarında bu amacını gerçekleştirmiş.*33 yaşına bastığında Kore'ye tekrar dönen Kim ki Duk, burada senaryolar yazmaya başlamış. Bir kaç ödül de almış.

Ressamlığından gelen yapısından dolayı filmlerinde müthiş bir görselliğin bulunduğu Kim ki Duk'un ilk filmi Crocodile, kurtardığı kadına daha sonra tecavüz edip kötü davranan bir adamın hikayesini konu alır. Bu filmle ve diğer bir çok filmle de Kore halkının ilgisini pek fazla çekemeyen Kim ki Duk, uluslararası alanda ülkesindekinin aksine müthiş ilgi gördü. Ülkesindeki eleştirmen kitlesi tarafından sürekli kötü yönde eleştirilen Kim ki Duk, Seom (The Isle) adlı eserinin Venedik Film festivalinde açılış filmi olarak seçilmesiyle asıl çıkışını yapmış.**

Benim değerlendireceğim dört filminden ilki olan Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom /Spring Summer Fall Winter yönetmenin 9. filmi... İzlediğim dört filmi arasında hikayenin en destansı şekilde işlendiği ve görselliğin en çarpıcı şekliyle ön plana çıktığı film Spring Summer Fall Winter.
Bunun yanında müzik ve oyunculuk kusursuz. Diyalogların az olması hikayeyi sıkıcı olmak bir yana Kim ki Duk'un anlatımıyla daha masalsı yapıyor. Böyle olunca da kendisini yetişkin keşiş rolünde izlemek de ayrı bir zevk oluyor.

Spring Summer Fall Winter

İlkbahar, güzelliktir, başlangıç ve doğumdur; doğayı keşfediştir. İnsanın bitmek tükenmez bir merak duygusuyla doğaya karıştığı, enerjisinin en yoğun olduğu dönemdir. Hikayemizde ise ilkbahar dönemi, çocuk keşiş adayının su üzerine kurulu yuvasından çıkıp çevresindeki vadiyi ve doğayı keşfedişine denk geliyor. Çocuk, yaradılışındaki ilkel yanı bilinçsizce ortaya koyabiliyor. Ancak Usta, bir gölge gibi çocuğun arkasında onu izlemektedir. Çocuk, insan olma yolunda Usta'sı tarafından fark ettirilmeden yönlendirilir.

Mevsimlerden en çılgını olan Yaz ise daha harekelidir ve daha enerjiktir. Yaşam ilkbaharda başlamıştır ve o keşfedişin ardından büyük hareketlenme yazın başlar. Keşiş için hayatının bu dönemi ise gençliktir... Ustasının yanına tedavi olmak için gelen bir kız ise, genç keşişin karşısına tutkulu bir aşk olarak çıkar.

Hüznün mevsimi ise Sonbahardır. Durgunluk olarak bilinir ancak Keşiş,
hayatının isyan dönemindedir. Usta, keşişin hayatı anlamasındaki anahtar kişidir. Ve sonbaharın bitmesine yakın, keşiş kendini arındırarak hayatın bilgelik dönemi Kış'a doğru yelken açar.

Kış ise sondur. Eğer insan bu bilgelik döneminde hayatı gerçekten anlarsa ölüm acı bir sondan, görkemli bir vedalaşmaya döner. Keşiş için kış, manastıra dönüş ve bilgeliğe doğru büyük bir adımdır... Ancak zaman,
yine küçük bir çocuğun varlığıyla döngünün başına, İlkbahar'a dönecektir. Çocuk için hayatın başlangıcı olan İlkbahar keşiş için ölümsüzlüğün başlangıcıdır. Yaşama duyusu; sevinç, üzüntü, ölüm her şey tekrardan başlayacak zaman döngüsünden başka bir şey değildir...

Bin-Jip/ 3 İron

Suskunluğun anlamı, kusursuz müzikler ve yine masalsı bir hikaye... Her Kim ki Duk filminin ardından "söz gümüşse sükut altındır" sözü daha da bir değerleniyor gözümde. Duyacağınız diyaloglar sadece yan karakterler ait, ancak müziğin kusursuz işlenişiyle bakışlar daha da anlamlı hale geliyor.

Hikaye, boş olduğunu bildiği evlerde kendi eviymiş gibi yaşayan ve bunu bir yaşam tarzı haline getiren
Hee Jae üzerine kurulu. Hee-jae bir gün boş sandığı bir evde ikamet ederken mor gözü ve darbe yemiş vücuduyla kocasından şiddet gördüğü belli olan Sun-hwa ile tanışır. Sun-hwa kendi hayatında bir anlam bulamamaktır ve evden kaçarak Hee-jae'nin yaşam tarzını benimser. Artık boş evleri bu ikili buluyor ve beraber ikamet ediyorlardır. Ancak evlerden hiçbir şey almıyorlardır; kendi evleri gibi temizliyor, çamaşırları yıkıyor, hatta Hee-jae bozuk eşyaları bile tamir ediyordur. Hikaye ikilinin yakalanmasıyla daha da ilginçleşiyor ve son zamanların en etkili aşk hikayelerinden biri çıkıyor ortaya.

The Bow /Hwal

Hwal, yönetmenin Bin-jip'ten sonraki yapıtı, yani 12. filmi. Kim-ki Duk, Hwal'la yine masalsı bir hikayeyi konu alıyor; bunu sadece bir gemide işleyerek de zor olanı başarıyor. Hwal ile birlikte Kim ki Duk tarzının zirvesine oturuyor kanımca. Bu sefer aşk, yaşlı bir adamla, 17sine basmak üzere olan genç bir kız arasında. Kim ki Duk, bu tür bir hikayeyle çok narin bir konuya değiniyor ancak bundan alnının akıyla sıyrılmayı da biliyor.

Hikaye ise şöyle:
Gemisinde balıkçıları konuk ederek geçimini sağlayan Yaşlı adam, sevdiği kızı altı yaşında bulmuştur ve o günden bu güne kıza gözü gibi bakmıştır. İşin ilginç yanı kıza şefkat duygusundan öte inanılmaz bir aşkla bağlıdır. Kız da genç bir delikanlının tekneye gelmesine kadar bu aşkı hissediyor gözüküyordur. Ancak kız yaşının gereği genç delikanlıdan hoşlanmaya başlamıştır. Delikanlı da kızı gemiden kurtarıp gerçek hayata ve anne babasına götürmeyi planlamaktadır.

Yaşlı adam, genç kız ve genç delikanlı arasındaki bu aşk hikayesi, yine bilindik Kim ki Duk tarzıyla işleniyor ve etkileyici sonuyla yönetmeninin en güzel filmleri arasına giriyor.


Shi gan / Time

Taşra kökenli olan Kim ki Duk, hem modern kent yaşamına değinmesiyle, hem hikayelerini anlatış tarzını değiştirmesiyle farklı bir film yapmaya çalışmış belli ki. Genel hatlarıyla zevk alınacak bir film ortaya çıkmış ama değindiğim üç film kadar etkileyici olamamış maalesef...

Estetik, güzellik, dış görünüşe ve maddiyata dayalı kent yaşamı filmin ana temasını oluşturuyor. Hikaye ise, kendisinden bıktığını düşünen sevgilisini etkilemek için yüzünü değiştiren ve ortadan 6 aylığına kaybolan özünde sorunlu bir kadın olan Seh-hee ve buna katlanmak zorunda olan Ji-woo arasındaki aşkı merkez alıyor. Herhangi bir konuda etkisi göz ardı edildiğinde yıkıcı etkilere neden olabilen zaman kavramının aşk üzerindeki etkisi de hikayeyle beraber asıl anlatılmak istenen.

----
* Biyografi.info sitesinden bilgi
**CNBC-e Dergisi’nin Ekim 2006, 81. sayısı, Suha Çalkıvık'ın yazısından bilgi

14 Temmuz 2007 Cumartesi

Kore Sineması Bölüm 1: İntikam Üçlemesi

Savaş, komedi, drama, gerilim olsun her türde unutulmaz eserler veren, beyazperdede son yılların parlayan yıldızı konumundaki Güney Kore sineması, benim gibi birçok sinemaseverin çoktandır gözdesi durumunda. 1990'lı yıllarda çıkışını sürdüren, 2000'li yıllarda da zirveye oynayan, çoğu zaman haklı biçimde "en iyi" sıfatını hak eden filmlerle dolu Kore sineması, yeni keşfedilmiş bir kıta benim için. İncelenmesi gereken o kadar çok film, takip edilmesi gereken o kadar yönetmen olsa da, özellikle bir üçleme var ki kendisinden bahsetmeden Kore sinemasına değinmek imkansız: İntikam Üçlemesi...

İntikam Çözüm mü?

Kore sinemasına alışkın kişilerce bile tokat yemişçesine izlenen İntikam Üçlemesi'nin her filmi, şiddet temalı diğer tüm filmlerden farklı... Serinin yönetmeni ve senaristi Chan-wook Park'a göre bu farklılık, olayın şiddeti uygulayanın bakış açısından değil de şiddete maruz kalanın tarafından işlenmesi. Bana göre ise Hollywood tarzı tüm filmlerde olduğu gibi şiddete keyifli zaman geçirilesi ticari bir ürün olarak değil de, gerçekliğin kaçınılmaz yanlarından biri olarak, saf haliyle bakılmasından da kaynaklanıyor bu özgünlük.. Bunu Kore'nin bölünme, savaş, askeri darbeler gibi inanılmaz acılarla dolu yakın geçmişine bakarak çok daha iyi anlayabiliriz. Tüm bu gerçekliğin içinde Chan-wook Park filmlerini, insanlığın kötü yanlarını şiddet temasına oturtarak işliyor. Bunun rahatsız edici olması da kendine özgü bakış açısından kaynaklanıyor.

Serinin ilk filmi 2002 yapımı Sympathy for Mr. Vengeance, şiddetin çocuk kaçırma, organ mafyası, holdingleşleme gibi Kore'nin toplumsal durumuna değinen yan unsurlarla beraber işlenmesiyle serinin diğer filmlerinden bir nebze ayrılıyor. Senaryonun dağınık işlenmesi takip edilmeyi zorlaştırsa da serinin diğer filmleri gibi olaylar ilerledikçe intikam ve kan dolu son örgüsüyle film kendini toparlıyor.

İntikamın en kanlı ve en şiddetli haliyle işlendiği 2003 yapımı OldBoy ise, ikinci film olarak karşımıza çıkıyor. Konunun daha bireysel olması beklenilenin aksine şiddetin rahatsız ediciliğini daha da artırıyor. Kimileri bunu şiddetin gösterilmesi açısından daha gerçekçi bulsa da bu rahatsız edicilikten dolayı seriden soğuyanlar da az değil. Ancak öyle ya da böyle, intikamın uzun süreye yayılarak işlenmesi ve bunun görsel olarak mükemmel bir şekilde sunulmasıyla OldBoy, beğenileri hak ediyor.

Serinin son halkası olan Sympathy for Lady Vengeance ise şiddete kadın bakış açısıyla yaklaşılmasıyla ve intikamın daha kalabalık bir grup tarafından kullanılmasıyla daha farklı bir hal alıyor. İntikam olgusu Oldboy'daki gibi "soğuk yenen bir meze" olarak karşımıza çıkarken bunun için kullanılmaktan çekinilmeyen şiddet, çocuk katili bir bireye uygulanmasıyla seyirci gözüyle çok daha meşru hale geliyor. Ancak buna rağmen rahatsız edicilik yine üst boyutlarda seyrediyor.

Her üç filmde de kusursuz bir şekilde kullanılan müzikler ve kamera açıları aslında filmlerin ender ortak noktalarından birkaçı... (Bu da zaten aynı ekibin yaratmasından kaynaklanıyor) Bunun gibi birbirinden ayrılan birçok farklı yönüyle İntikam Üçlemesi'ni oluşturan filmleri genel anlamıyla seri olarak değerlendirip iyi ya da kötü olarak birbirleriyle kıyaslamak son derece yanlış. Zaten resmi boyutta üçleme olarak kabul görmeyen seri, intikam temasını işlemesiyle üçleme sıfatına layık görülmüştür.

10 Temmuz 2007 Salı

Nesin Vakfı'ndan mektup...

28 haziran 2007
sevgili dostlar,

dort gun once iki cocugumuza karsi acilan davanin ilk durusmasi yapildi. sikayetci taraf tecavuz iddialarini geri cekti. gazeteler, televizyonlar hic sozetmedi de ben soyleyeyim dedim... kirginligimizi icimize atiyoruz. sonuc olarak bu toplum boyle diye biz variz.

durduk yerde tutuklanip iskence goren iki cocugumuz yasadiklarini kalemealmislardi. daha uygar bir ulkede yasamamiza katkisi olur umuduyla sunuyorum.

sevgiler,
ali nesin

mart 2007
söze nasil baslayacagimi bilmiyorum ama baslamaliyim...ikindi kahvaltisinda vakif'ta dogumgünümü kutladik. sonra odama ders çalismak için çiktim. yemege kadar çalistim. sevket agabey [isçimiz] kapimi çalip, nuran abla'ni[müdiremiz] beni çagirdigini söyledi. asagi indim. nuran abla'nin yaninda yasemin abla [avukatimiz] ve x [tutuklanan diger çocugumuz] de vardi. bize gözaltina aindigimizi ve jandarmanin bizi bekledigini söyledi. jandarmada ne yapmamiz gerektiginden ve haklarimizdan bahsetti yasemin abla. çatalca'da jandarmaya gittik. jandarmada yaklasik 50 saat kaldik. bize iyi davrandilar. sonra adliye'ye götürdüler. önce savci, sonra da hakim ifademizi aldi. ilk kez savci ve hakimin karsisina çiktigimdan cok heyecanliydim ama sorulan tüm sorulara cevap verdim. hakim tutuklama karari verdiginde korktum ama siz [ali nesin] arayip bizi yatistirdiniz. bu bana 5 dakikalik güven verse de cezaevine girdigimde o güven tamamiyle kayboldu.

cezaevine girer girmez, cezaevini koruyan askerler çirilçiplak soyup tekme tokat dövdüler. dört kisiydiler. on dakikaya yakin dayak yedim. bacaklarima, suratima, vücuduma, her yerime vurdular. hepsi ayni anda vuruyordu. ben de bu arada yüzümü ve cinsel organimi korumaya çalistim. sonra elimi yüzümü yikatip üç cepheden fotografimi çekip gardiyanlara teslim ettiler. neye ugradigimi anlamadan bu sefer de gardiyanlar tarafindan sorguya çekilip dayak yedim. birçok gardiyan vardi ama sadece ikisi vurdu. hepsi de iri yariydi. vücuduma ve yüzüme vurdular ama hiç olmazsa giyiniktim.
bu gardiyanlardan biri nerden geldigimi sordu. nesin vakfi'ndan dedim. bunu der demez "sen allah'a inaniyor musun?" diye sordu. ben de "inaniyorum" deyince, o da "orayi kuran ateist degil miydi?" diye sordu. ben de orada inanç özgürlügü oldugunu söyledim. gardiyan inanmayip yine dayak atti. vakif'tan verilen 100 milyonumu alip "karantina"ya attilar. karantinada 70-80 kadar kisi vardi. onlara suçlamayi söylemedim, bilgisayar hirsizi oldugumu söyledim. çatalca'daki jandarmalar öyle tembih etmislerdi. korktum. saat 2'ye kadar uyumadim. herkesin uyudugundan emin olduktan sonra
biraz kestirdim. yorgan, battaniye filan yoktu, diger mahkûmlar almislardi, ceketime sarilip uyudum. kestirmeden önce tüm bu basima gelenleri gözümün önünden geçirdim. dört saat sonra kaldirdilar. ekmek kasalarini tasittilar, etrafi
temizlettirdiler. sonra sabah kahvaltisi olarak les gibi bir kovanin içinde çorba getirdiler. aç olmama ragmen yiyemedim. yiyen biri kustu. kahvaltidan sonra çalismaya devam ettik. mahkûmlara gelen esyalari koguslardaki diger mahkûmlara tasimakti görevim, postacilik yani. sabah saat 7,30'dan aksam saat 6'ya kadar hiç dinlenmeden sürekli esya getirip
götürdüm. bütün bu süre boyunca hiçbir neden yokken gardiyanlar dövüyorlardi. dövüp gülüyorlardi, egleniyorlardi, belli ki zevk aliyorlardi bizi dövmekten. hakaret ve küfür de ediyorlardi. ögle yemegini de igrenip yemedim. aksam kendimi zorlayip biraz pilav yedim. o gece de korkarak yattim. herkesin uyumasini bekledim. ertesi gün gene sabah 6'ya dogru kaldirdilar. bütün gün gene çalisip sürekli dayak ve küfür yedim. o gün yasemin abla geldi, bana esya getirmis. tanidik bir yüz görünce çok sevindim. avukatlarin oldugu bölüme gittik ve orada konustuk. ne zaman çikacagimi sordum. 1,5-2 hafta içinde dedi. içime öyle bir korku girdi ki anlatamam... orada iki hafta geçirmek ölüm demektir, dayaktan öldürürler. yasemin abla'yla konusmamiz bittikten sonra koguslara dagitildik. suçlamaya göre dagilim yapiliyordu. beni tecavüzcülerin bulundugu kogusa attilar. o an öldügümü hissettim, çünkü postacilik yaparken tecavüzcüler kogusuna gelen esyalardan bir tanesini götürdügümde, oraya bakan gardiyan beni digerlerinden çok daha fazla dövmüstü ve bana "sakin buraya düsme" demisti. iste simdi o gardiyanin sorumlu oldugu kogusa gidiyordum. o gardiyan beni gördü. tam dövecekken ona suçsuz oldugumu söyledim, 10 gün sonra çikacagim dedim. o da bana, "sana 41 gün müddet veriyorum, bu süre içinde çikmazsan seni çok fena dövecegim" dedi. "sadece ben degil bütün kogustaki herkes dövecek" dedi. "tamam" deyip anlasmayi kabul ettim. kogusa girdik. iki kisiydik bu kogusa giren. digeri 50'sine yakin bir
adamdi. gardiyanlardan birinin tanidigi oldugu için ona dayak atilmadi. tecavüzcüler kogusuna teslim eden gardiyan diger gardiyana "bu benim tanidigim, buna vurma" dedi. kural geregi ilk gelenle konusulmazmis. yaklasik 3 saat kimse bizimle konusmadi. "ümraniye sapigi" da oradaydi. bana yaklasti ve kendisinin ve yanindaki arkadaslarinin hangi suçlarla orada olduklarini söyledi. sonra kogusun agasi "sükrü" beni sorguya çekti. o arada da kogus agasi ve iki korumasi beni sürekli dövüyorlardi. kalin bir sopayla elime 5-6 kez vurdular. nerden geldigimi sordular, nesin vakfi'ndan geldigimi söylemedim, çünkü bunlardan her sey beklenir. büyükçekmece'de oturdugumu, orta halli bir ailenin çocugu oldugumu söyledim. bir suç uydurdum, kiz arkadasima tecavüz etmisim... suçsuz oldugumu söyleseydim daha çok döveceklerinden çekindim. bir ara egil dediler. egildim. o esnada kafama yumrukla çok sert vurdular, tam dört defa. bir anda gözlerim karardi, o kadar sert vurdular... dayagimi yedikten sonra bana en son kogusa gelenlerin yaptigi isi söylediler. ben de onlari dinledikten sonra kenara çekilip umutsuzca beklerken bir gardiyan geldi ve tahliye oldugu söyledi. kelimenin anlamini bilmiyordum. gardiyana ne demek bu diye sordum. "çikiyorsun" deyince âdeta yeniden dogmus gibi oldum. çünkü orada hayata dair hiçbir sey yoktu, orada 1 saniye daha duramazdim. çikarken, iddiayi kazandigim ve beni daha önce çok dövmüs olan gardiyana gereken hareketi yaptim... askerlerle yola devam ettim, çikis islemlerini yapmalari için yüzbasinin yanina gittik. orda dilim çözüldü ve agzima gelen her seyi beni döven askerlere karsi söyledim. yüzbasiya da hakkimi arayacagimi ve nerden geldigimi söyledim. yüzbasi beni döven askerlerden birini çagirip ona firça çekti. gece 1,30'da biraktilar. param yoktu. kosup üstüm basim çamur bir halde bir taksiye bindim. taksici nesin vakfi'ni arayip parasinin ödenip ödenmeyecegini sordu. bir saat sonra nesin vakfi'na(evime) ayak bastim.
noktalama ve imla yanlislari mutlaka vardir!!! mümkünse bir daha yazmak istemiyorum.

mart 2007
8 ocak pazartesi saat 7'de gözaltina alindik. 7,30'da karakola götürüldük. 12,30'da nezarete girdik. 10 ocak çarsamba günü saat 14,30'da adliye'ye götürüldük. savci ifadelerimizi alip nöbetçi mahkemeye sevk etti. mahkeme cezaevine sevk etmeye karar verdi. saat 23,30 gibi cezaevine yola çiktik. önce metris'e gidip [tutuklanan diger cocugumuz] x'i biraktik. saat 1'de bayrampasa'ya geldik. bizi getiren uzman basçavusla birlikte içeri girdik. üstümü degistirdim. askerler bilgisayara kaydimi yaptilar, fotograflarimi çektiler ve sorular sordular. dosyamdan iddiayi okuyup ögrenince "serefsiz"
dediler ve çesitli hakaretler ettiler. ama dayak atmadilar. sonra uzman basçavusla birlikte o binadan çikip hafif bir yokustan asagiya indik. cezaevine teslim edeceklerdi. cezaevinin giris kapisindan bizi içeri aldilar. metal arama detektöründen geçtikten sonra posetimi kontrol edip sag taraftaki odaya girmemi istediler. odada karsilikli iki masa vardi. girise yakin masadaki adam bana sorular sordu. öbür masada kimlik bilgilerimi ve parmak izimi aldilar. vakif'tan
aldigim 100 milyonumu aldilar ve karsiliginda bir makbuz verdiler. daha sonra adinin zeki oldugunu ögrendigim bir gardiyan, "suçun ne lan senin?" diye sordu. her seyi tekrar tekrar anlatmaktan ve insanlarin inanmayip hakaret etmelerinden biktigimdan, duymazdan gelip önümdeki adamla konusmaya devam ettim. konustugum adam, "nesin vakfi'ndaki olaylardan, hani televizyonlarda çikmisti ya..." dedi. ben de öyle bir sey olmadigini söyleyip yeni bastan olayi anlatmaya basladim. "suç"umu soran zeki gardiyan bana vurmaya basladi, uzun süre dövdü, çok tokat yedim. bununla yetinmeyip, yan odadan plastik bir boru aldi ve "aç ulan ellerini" dedi. her iki elime de dörder defa vurdu. sonra beni yan çevirip bacaklarima ve baldirlarima her ikisine de boruyla üçer kez vurdu. vururken "serefsiz" gibi çesitli hakaretlerde bulundu. ardindan ayakkabilarimi çikarmami istedi ve arkasindaki adamlardan birine "git getir sunu" dedi. falaka aleti istedigini anlamistim. ayaklarimi kendim havada tutacagimi söyledim. gardiyan ayaklarimin her ikisine de dörder defa vurdu. yerde kivrilmis vaziyette dolabin dibinde yatarken, "kalk su tut ellerine" deyip beni lavaboya yolladi. elimi yikamaya giderken acidigi için ayaklarimin üstüne basmadan topuklarimin üstünde yürüyordum. gardiyan bunu görünce "düzgün yürü lan" diyerek sirtima vurdu. mecburen çok aciyan ayaklarimin üstüne basa basa tuvalete gittim. lavaboya yaslanip aynaya baktigimda suratimin sapsari oldugunu görüp çok sasirdim. sanki baska biriydim. ellerime su tuttum sisip morarmasinlar diye ama yine de sistiler ve iki gün boyunca agridilar. ayaklarimin alti da sismisti. geri dönüp esyalarimi alirken, ayni gardiyan beni egip sirtima birkaç defa boruyla vurdu. bu dayak fasli herhalde yarim
saat sürmüstür. uzun bir koridorun en sonundaki karantina kogusuna soktular. karantinada 16-17 yaslarinda olduklarini tahmin ettigim dört çocuk daha vardi. digerlerine adimin mehmet, suçumun da hirsizlik oldugunu söyledim. berbat bir yerdi. yedi metrekarelik dar bir oda... ranzali bir yatak vardi. yatagin arkasinda da bir tuvalet tasi... kapisi yok... üstü gazete kâgidiyla kapatilmis. o gece bes kisi iki yataga sigisarak bir iki saat uyuyabildik. ertesi sabah gardiyan kapiya vurarak kaldirdi. "uf... ne biçim koku lan bu, ne yapiyorsunuz siçiyor musunuz lan..." deyip diger dört kisiyi tekme tokat
dövdü. temizlige baslatti. karsi karantinadakilere bir sey söylemeyince, benimle ayni karantinada kalan çocuklardan birine bunun nedenini sordum. onlarin cinayetten burda olduklarini, gardiyanlarin onlardan çekindiklerini söyledi. yarim saat sonra onlari bize yaptigi gibi tekme tokat ve küfürle degil nazikçe "hadi kalkin" diyerek kaldirdi. biz bu sirada temizlige baslamistik. ilk önce kaldigimiz karantinayi süpürüp sildik. sonra çamasir suyuyla bir kere daha sildik. sonra "malta"nin, yani koridorun temizligine basladik. maltayi temizlerken bizi uyandiran gardiyan enseme eliyle vurarak "aziz'in torunlari", "sapik herif", "serefsizler" dedi. temizlik bittikten sonra bizi uzun bir koridora götürüp siraya soktular ve teker teker saçlarimizi kestiler. adinin sonradan tutuklulardan kazim oldugunu ögrendigim bir gardiyan çocuklari teker teker bir yere sokup çok fena dövdü. daha önce "delikanli" havalari yapan çocuklarin yalvarma seslerini ve aglamalarini duyuyorduk. hepsi hüngür hüngür aglayarak geri döndü. gardiyan bana dogru geldi ve tahminimce bir önceki aksam dayak yedigim ve topalladigim için beni dövmedi. ama "seninle sonra görüsücegiz..." diye beni tehdit etti.
sonra bizi koguslara dagittilar. beni a1 isçi kogusuna gönderdiler. tutuklular beni sorguya çektiler. bu sefer adimi dogru söyledim ama suçumun yine hirsizlik oldugunu söyledim. aksamüzeri kogus agasi beni çagirip suçumun ne oldugunu yeniden sordu. ben yine hirsizlik dedim. bana yalan söyledigimi, "zeki abi"den ögrendigini söyledi. beni döven gardiyan, "sizin oraya bir sapik gönderdim" diye haber vermis diger mahkûmlara. hem "suç"tan dolayi hem de yalan söyledigim için 10 kadar mahkûm gün boyunca beni sürekli dövdü. aksam yatmaya gitmeden önce siraya girip sayimi bekledik. sayimdan sonra koguslara girdik. yatagim böcek doluydu. üzerime örtmem için çarsaf gibi incecik bir sey vermislerdi. çok soguktu. ya soguktan ya da korkudan dislerimi o kadar sikmisim ki, dislerim agriyordu, konusmakta ve yemek yemekte zorluk çekiyordum. cezaevinden çiktiktan bir ay sonra bile dislerimi çok siktigim belli oluyordu ve bu yüzden halen dis tedavisi görüyorum. sisen ve agriyan ayaklarimi yatagin kenarinda, havada tutmaya çalisiyordum. o gece çok az uyudum. sabah saat 6'da kaldirdilar. siraya girdik, yeniden sayim oldu. temizlik yaptik. bütün gün is yaptik. ben pek ortada gözükmemeye çalistim. ama herkes benimle konusmaya geliyordu. cezaevinde kaldigim süre boyunca sadece dört bes kasik yemek yiyebildim. hiç büyük tuvaletimi yapmadim. ama bol bol su içtim. üçüncü gece saat 12 gibi gardiyan ve bir sürü mahkûm basima gelip tahliye olacagimi söylediler. tahliyenin anlamini bilmedigim için çok korktum, a6 cinayetçiler kogusuna yollanacagimi sandim. o kogusta bu suçtan içeri düsenleri hiç sevmiyorlarmis. gardiyan özel esyalarimi hemen toplamami söyleyip daha ayakkabilarimi giymeden maltada yürümeye basladi. ayakkabilarimi giyemeden pesinden gittim topallaya topallaya. ya a6 kogusuna yolluyorlar ya da "seninle sonra görüsücegiz" diyen gardiyan beni dövmek için çagiriyor diye düsündüm. ilk girdigim yere yaklasinca gerçegi anladim. inanilmaz sevindim. islemlerim yapildi. bu sefer bakislar, suratlar, mimikler, davranislar çok farkliydi. müdürün odasina götürdüler. müdür de
çok farkliydi. "sizin iyiliginiz için sizi dövdük" dedi, "bir daha buraya düsmeyin diye..." anlasilan bu kadar çabuk çikacagimi tahmin edememislerdi. ayaklarimdaki, ellerimdeki ve sirtimdaki dayak izleri henüz kaybolmamisti. girerken çok farkliydi müdür, bana öldürecekmis gibi bakip "serefsiz" demisti, simdi sikayet edecegimden çekiniyor ve bana sevecen davraniyordu. müdürün karsisindaki odadaki adam, "niye bu kadar acele ettiler... bu saatte yataktan kalkip geldim" diye söylenip beni kapiya kadar geçirdi. gece saat 1'di. disarida yagmur yagiyordu. ayaklarim aciyor, yürümekte zorluk çekiyordum. dislerim agriyordu. verdigim 100 milyonu sordum. "yok simdi para, pazartesi gelip alirsin" dedi. paramin olmadigini anlayinca bana 10 milyon verdi. beni tramvay duragina kadar götürdü, sagmalcilar'dan beraber bindik. o birkaç durak sonra indi, ben de merter'de indim, sefaköy minibüsüne binip annemin evine gittim. kapiyi çaldim. kimse açmadi. oysa evde isik vardi. kapiyi yumruklamaya basladim. suçlamalara inanip bana kizdiklarini ve bilerek açmadiklarini sanmistim, meger onlar da o sirada vakif'talarmis. bakkaldan telefon karti alip annemi aradim. anneme evin orda durakta bekledigimi söyledim. yirmi dakika sonra orda olacaklarini söyledi. bekledim. annemle amcam beraber geldiler. annem bana sarilip aglamaya basladi. yatistirmak çok zor oldu. hemen eve gidelim dedim çünkü çok yorgundum ve ayaklarimin alti çok agriyordu. eve gelir gelmez yattim. aklimda hep vakif vardi ama çok yorgun ve kizgindim. bu halimle arkadaslarima görünmek istemedim. basima gelen haksizliklari düsünerek uyuyakalmisim.

vakf'a ertesi gün gittim. vakif'ta herkes bana eskisi gibi davrandılar.

Babalar ve Oğullar

Babalar ve Oğullar, Rus edebiyatının "deha yazarlar" kuşağından biri olan Turgenyev'in, sadece nesil çatışmasını ustaca anlatmakla kalmayıp aynı zamanda 19 yy Rus toplum yapısını ustalıkla analiz edip; izlenimlerini okuyucuya gerçekçilik anlayışıyla yansıttığı klasikleşmiş eserlerinden biri.

Turgenyev tüm eserlerinde olduğu gibi Babalar ve Oğullar'da da iyiyle kötüyü, mutlu ile mutsuzu; kısacası gördüğü tüm zıtlıkları akıcı ve yalın bir dille anlatıyor. Okuyucu romandaki kahramanların kendileriyle yaşadıkları kişilik çatışmalarını; dahası babalarıyla olan kaçınılmaz kuşak çatışmasını tarafsız bir anlatıcıdan dinliyor. Turgenyev, romandaki nihilist karakter Bazarov ile de, Rus gençliğinin o anki durumunu romanın ana hikayesi durumuna getiriyor ve Bazarov'un romandaki akıbeti de bir bakıma nihilizmin geleceği olarak gösteriliyor.

Nihilizm ile ilgili özelliklerin yaradılıştan gelmesi gerektiği gibi gerçekler bir yana, romanın merkezindeki ana tema olan kuşak çatışması ile ilgili Turgenyev'in göstermek istediği ise bunun kaçınılmaz olduğu... Romandaki babalar da bir zamanlar kendi babalarıyla çatışmışlar, romandaki çocuklar da zamanı gelecek çocukları ile çatışacaklardır. İki nesil birbirini anlamaya çalışmadığı sürece kuşak çatışması sürüp gidecektir. Buna kanıt olarak Nikolay, Bazarov gibi nihilizmi savunan oğlu Arkadiy'i tüm gücüyle anlamaya çalışan bir baba görüntüsü çiziyor ve sonunda da ilişkileri çok daha iyi boyutlara geliyor. Oysaki misafir kaldığı Arkadiy'in evinden bile tüm küstahlığıyla sert çizgisini değiştirmeyen Bazarov ile Arkadiy'in amcası Pavel arasındaki çatışma tanıştıkları ilk andan itibaren şiddetini korur ve bu kötü ilişki ikili düelloya kadar varır. Turgenyev, bu iki ilişki üzerinden aslında olması gereken baba-oğul ilişkisini gözler önüne seriyor, bir bakıma da okura kendi hayatıyla ilgili bir seçim sunuyor: Hangisi olmak istiyorsun?

Bir yandan baba-oğul çatışmasının merkez alındığı romanda, tek başına ayakta durmayı başarabilen dirayetli yapısıyla Anna Sergeyenav adlı bayan karakter vasıtasıyla da nihilist olan bu iki gencin aşka ve kadınlara bakışı irdelenir. Gerçek bir nihilist olan Bazarov için aşk, insan için tamamen gereksiz özelliklerden biri olan duygusallığın ürünüdür ve saçmalıktan başka bir şey değildir; ama güzel bir kadının varlığı da yadsınamaz tabii ki... Arkadiy ise ustası gördüğü Bazarov'un bu fikirlerini teoride benimsemektedir ama içten içe Anna'ya olan aşkını gizleyememektedir. Sonuçta an gelir bu iki karakter de çatışma içerisine girer. Anna Sergeyenav ise birçok ilginçliği bünyesinde barından bu iki gençten hoşlanmıştır ve uzun bir süre onları daha iyi tanımak için evinde misafir eder. Anna'nın ilginçliği ise, Bazarov ile şiddet ölçeği yüksek olmayan tartışmalar içerisine girebilen ender insanlardan olmasıdır. Sonuçta bu iki karakter arasında da güçlü bir bağ kurulur ve romanın sonunu bu ilişki belirler bir bakıma.

09 Temmuz 2007 Pazartesi

2 Süper Film Birden...

"Yerçekiminin sonsuza dek sıfırlandığı tek bir an vardır: Ölüm anı..."

"Avrupa'yı sarsacak deneysel bir film" olarak nitelendirdiği Yerçekimi Sıfır'ı tamamlamak için erotik filmler çeken bir şirketle bile çalışmaya razı olan Necati için sinema karısından sonra hayatını etkileyen en önemli etkendir.
Sinema konusunda akla hayale gelmeyecek ilginçlikler peşinde koşmaktan çekinmeyen Necati için profesyonel oyuncular bir film için sanıldığı kadar önemli bir unsur değildir. Ona göre bir filmde oyuncular kendilerini oynamalıdır. Senaryo ise iyi bir film için tamamen gereksiz bir şeydir.
Yarım kalan filmini tamamlamak için gerekli parayı bulmaya çalışırken bile bu uçuk fikirlerini söylemekten çekinmeyen Necati, beklendiği gibi maalesef gerekli sermayeyi bulamaz. Ancak bir gün haberleri izlerken, sahte görüntüler çekmek ve bunu kanallara satmak gibi kurnazca bir fikir aklına gelir ve olaylar bu fikri gerçekleştirmeye başladıktan sonra gelişir. Çektiği sahte görüntülerle şantaj mafyasının ünlü bir işadamına ait gizli çekimlerinin olduğu kaset bir kameracıda karışınca Necati için trajikomik bir macera başlar.

Daha önce birçok ünlü yönetmenle çalışmış ve başarıyla kariyerini sürdüren Tim Seyfi, Necati rolüyle filmi sürükleyen kişi oluyor. Genel olarak filmdeki oyunculuk performansının yüksek olduğu kanaatindeyim. Bunun dışında rahatlıkla arkadaş grubuyla seyredilebilecek, üzerinde fazla düşünmeden hoş zaman geçirebilecek güzel bir film.

06 Temmuz 2007 Cuma

İlk Aşk...

Bildiğimiz kadarıyla evrendeki en gelişmiş canlı olan insanın hissettiği en yüce duygulardan biridir aşk... İnsanoğlunun binlerce yıllık geleneğidir, ki defalarca en görkemli aşk hikayelerini dinlemiş; o güzel duygunun da etkisiyle düşlerimizde ve hayallerimizde eşsiz sevdaların peşinden koşmuşuzdur.

Ticari bir ürün olarak düşünürsek ise; aşk, satılması garanti malzemelerden sadece biridir. Satıcının keyfani isteğine göre dallandırıp budaklandırıp, kimi zaman kahramanlık veya suç dünyasında yolları kesişen insanların, kimi zaman kederin, karşılıklı ve anlamsız fedakârlıkların, popüler kültürde ise alttan alta cinselliğin işlendiği bir üründür. Konumuz itibariyle sinema dünyasına bakarsak, sıcak ve gerçekçi aşk hikayelerinin varlığı bir elin parmağı kadar azdır. Hele ki, Türk filmlerinin, komediyle beraber temelini oluşturan iki ana temasından biri olan aşk hikayelerinde, olması gereken bu özelliklerin yoksunluğu şaşılacak bir şeydir.

Özellikle bir filmden veya genellemeyi daha da genişletirsek, son zamanların gözdesi olan dizilerden, en çok sıcaklık ve samimiyet arayan Türk izleyicisi için; öncelikli amacıyla pazarlanmak için ortaya sürülen hikayeler; sona erdiği ilk andan itibaren, tüketilip çöpe atılmaya mahkum bir ticari üründen başka hiçbir şey olmayarak belleklerin en arkasına itiliyor. Kimi zaman, bir geri dönüşüm mekanizması misali bu hikayeler çöplükten çıkarıp önümüze sunuluyor ama döngünün sonu hep aynı oluyor.

Yine bir Ege hikayesi...

Son zamanların, Doğu-Güneydoğu ağa hikayelerinden sonra, çok tercih edilen sinema mekanlarından biri olan Ege'nin küçük ama sıcak kasabaları, İlk Aşk'la birlikte yine karşımıza çıkıyor. Daha önce Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Dondurmam Gaymak, Babam ve Oğlum gibi filmlerde Ege'yi ve sıcak insanlarını izlemiş, çok sevmiştik. Sıradan görünen bu insanların küçük dünyalarındaki yaşama mücadeleleri ve çoğu zaman kasıla kasıla güldüren komik sohbetleri, filmin içine seyirciyi kolaylıkla sokmuş ve hikayecinin samimiyetini kanıtlamıştı.

Yine bir Ege hikayesi olan İlk Aşk ise, samimi bir sahneyle başlayıp daha ilk dakikalarından seyirciye nasıl bir film seyredeceğinin sinyallerini veriyor. Daha hikayenin süregelen ilk anlarından itibaren Arifoğulları ailesinin en küçük bireyi olan Ege'nin, filmini temelini oluşturan ilk aşkının başlangıcına tanık oluyoruz. Bu hikayeyle beraber yıllar önce Kore Savaşı'nda esir düşen Asaf Arifoğlu ve ilk aşkı Nevin arasındaki büyük aşkın hikayesi birbirinden bağımsız ama paralel olarak ilerliyor. Asaf ile Nevin'in arasındaki aşk, her iki tarafın acı çekmesiyle 40 yıllık bir aradan sonra, Asaf'ın kasabaya yeniden dönmesiyle alevlenmiş ama çekilen acılar son bulmamıştır. Zira Asaf'ın kardeşi olan Azmi, tüm bencilliği ile bu aşkın arasında büyük bir engeldir.

Hikayenin ilerlemesiyle beraber, Arifoğlu ailesinin bireylerinin bilinmeyen geçmişine tanık olurken, henüz çocukluktan ergenliğe küçük adımlarını atmış olan Ege'nin ilk aşkının da akıbetini merak ediyoruz. Bir başka hikaye olan Ege'nin babası, Kemal'in karısını aldatmasını ve yalanlarla dolu yaşamını ise ibretle izliyoruz. Zaman zaman karakterlerin kararlarına anlam verilmese de film kendini baştan sonra merakla izlettiriyor. Belki daha ayrıntılı incelenirse senaryo olarak eksikliklere rastlanabilir ama gerek oyunculuk gerekse hikayenin geçtiği mekanın güzelliği filmin olası eksikliklerini kapatıyor.