30 Haziran 2007 Cumartesi

Nar Çiçekleri

1953'te Siverek'de doğan Kürt asıllı yazar Mehmed Uzun'un Nar Çiçekleri adlı kitabı, Türkçe yazdığı denemelerinden oluşan bir seçki...

Eserlerini Kürtçe, Türkçe ve İsveçce kaleme alan Uzun, yıllarca İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yapmış, aynı zamanda İsveç PEN klubü ve Uluslararası PEN klubü üyeliği aktif bir şekilde yerine getirmiş bir yazar. 1977'den beri zorunlu olarak İsveç'te yaşayan Uzun'un insan hakları ve azınlık hakları hakkındaki görüşlerinin burada belirginleşmiş olması, Nar Çiçekleri'nde kaleme aldığı yazılarından kolaylıkla anlaşılabilir. Zira İsveç, azınlık hakları konusunda dünyanın en modern ülkelerinden biridir.

Nar Çiçekleri'ndeki yazılarında daha çok azınlık haklarına, çokkültürlü toplum ilkelerine ve özgür-modern yaşama değinen Mehmed Uzun, kişisel kanaatimce fikirlerine bir nebze (veya hiç) katınılmasa da okunulması gereken bir yazar. Sonuçta, yüzyılardır Anadolu yaşayan halklardan biri olan Kürtlerin, dengbej kültürünü ve sözlü anlatma geleneğini eserlerinde yaşatan Mehmed Uzun, bu açıdan ender rastlanan özelliklere sahip yazarlardan biri.

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali, her yönüyle Türk edebiyatının önemli isimlerinden... 41 yıllık kısa ama bir o kadar da zorlu olan yaşam mücadelesinde büyük çilelerle karşılaşan Sabahattin Ali, her şeye rağmen yazmayı sürdürdü ve büyük eserler vermeyi bildi. Genellikle öyküleriyle ve hikayeleriyle bilinen Sabahattin Ali'nin klasikleşen romanları, Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan(1940) ve Kürk Mantolu Madonna'dır(1940).

Kuyucaklı Yusuf'da, genç yaşlarda acılarla karşılaşan ve bu acıların sonucu, ağırbaşlı edasıyla neşe dolu bir çocuktan çok bir yetişkini andıran Yusuf'un hikayesini anlatan Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan'da kendini kültürlü ve entel ilan eden insanların yapmacık ve çirkin dünyalarını anlatırken Kürk Mantolu Madonna'da ise bambaşka bir konuya; kendine özgü yaradılışıyla ilginç bir insan olan Raif Bey'in hikayesine değiniyor.

Eserlerinde toplumcu bir yazarın kaygılarına ve ince gözlemlerine rastlanan Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da ise biraz farklı olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda süregelen bir aşk hikayesini anlatıyor.

Romanın ilk kısmı, belirsiz bir nedenden dolayı işten çıkarılan anlatıcımızın hikayesiyle ilgili. Daha doğrusu bu kısım anlatıcının, ana karakterle olan ilişkisini başlangıcı ve gelişimiyle ilgili. Romanın temel örgüsünün merkezi olan Raif Bey ise ilk kısmın anlatıcısıyla bir şirkette aynı odayı paylaşmasıyla hikayemize giriyor. Çevresiyle ilgisini en az derecede tutan ve bunu yıllarca sürdüren Raif Bey, bu yönüyle isimsiz anlatıcımızın dikkatini çekiyor. Aynı odayı paylaştıkları ilk günden itibaren anlatıcımız, Raif Bey'le ilişki kurmaya çalışıyor; uzun sayılacak bir dönemden sonra da bunu başarıyor. Ancak Raif Bey yaradılışından dolayı, hikayesini herhangi biriyle kolayca paylaşacak biri değildir. Ta ki, uzun süren bir hastalıktan sonra hikayesini yazdığı bir defteri anlatıcımızla zorunlu olarak da olsa paylaşana kadar. Raif Bey'in hayatındaki en önemli anın yansıması olan bu defter ise romanın ikinci kısmını oluşturuyor.

Sabahattin Ali'nin her eserine yansıttığı özgün ve başarılı yanı, toplumcu bir yazar olarak vermek istediklerini hikayeyi dağıtmadan yapabilmesi... Böylece okuyucu, sıkılmadan romanın sonunu getirebiliyor ve geçirdiği vakitten zevk alıyor.

04 Haziran 2007 Pazartesi

Slam Dunk...

Hepimizin, çocukluğumuzun o unutulmaya yüz tutmuş anılarında hiçbir şekilde hafızamızdan silinmeyecek olan unutulmaz çizgi filmleri vardır. Yaşımıza göre değişir bunlar... Kimimizde Şirinler, Duffy Duck; kimimizde Red Kit, Ninja Kaplumbağalardır...

Hepimiz bir şekilde en sevdiğimiz kahramanların hikayelerini nutkumuz tutulmuş bir şekilde takip etmişizdir TV önünde...

Forumların anime bölümlerinde gezinirken tamamiyle tesadüfi bir şekilde rastgeldiğim Slam Dunk'ı(1993) görünce, çocukluğumun o tatlı anılarına daldım birden. Show TV, sanki biz öğrencilere inat olsun diye tam okula gitme vaktinde yayınlardı Slam Dunk'ı. Yine de her gün inatla ve hevesle, ilk derse geç gitme ve öğretmenden azar işitme pahasına izlerdim bu harika animeyi. Ancak bir süre sonra nedensiz bir şekilde hikaye yarım kaldı ve yıllar sonra hatırlanacak tatlı bir anıya döndü Slam Dunk benim için.

Uzun yılların ardından tekrardan bölümleri izlemeye başlayınca ve o güzel anları hatırlayınca anladım ki, herhangi bir basketbolsever ya da herhangi bir animesever için Slam Dunk, ender rastlanan eserlerden biri. Gerek hikayenin ilgi çekici ve esprili bir şekilde anlatımı, gerek animelerin o doğasına özgü izlettiriciliği olsun Slam Dunk, tam bir başyapıt benim için.

Basketbol ve Heyecan... ve tabii ki komedi...

Başkahramanımız Hanamichi Sakuragi, ortaokulun son yıllarında tam 50 defa çıkma teklifinde bulunduğu kızlar tarafından reddedilmiş kızıl saçlı ve uzun boylu bir Japon gencidir. Hanamichi, son reddedilişinde, teklif ettiği kızın basketbol takımındaki başka biri tarafından hoşlandığını duyunca, spordan ve basketboldan nefret eder ve tamamiyle depresif bir havada lisedeki hayatına başlar.Zaten sinirli ve enerjik yapısından dolayı başı beladan kurtulmayan Hanamichi, ne zaman basketbol kelimesini duysa çılgına dönmektedir. Bir gün, ders arasında, yine bu depresif havasındayken yanına yaklaşan ve Hanamichi'nin uzun boyuna ve atletik vücudunu inceleyip "Basketbol seviyor musun" diye safça soran Haruko adlı birinci sınıf öğrencisi bir kıza aşık olur ve onun için ilk başta nefretle baktığı basketbol, sevdiği kızı elde etmek için bir fırsat olarak karşısına çıkar. Ancak işi hiç kolay değildir çünkü Haruko hem bir başka basketbolcu olan Rukawa adlı birinden hoşlanmaktadır hem Goril lakaplı abisi okulun basketbol takımının kaptanıdır. Oysa Hanamichi, daha ilk günden bu iki basketbol oyuncusuyla kavga etmiştir.

Animenin yaratıcısı Nobuto Sakamoto, Hanamichi'nin hiçbir bilgisi olmadığı basketbolda inanılmaz yeteneği ile kendini kanıtlamasını; akabinde Japonya liselararası turnuvasını ve lise hayatını mükemmele yakın bir espri anlayışı içerisinde anlatmıştır. Heyecan ve komedi unsurları seri boyunca devam eder ve böylelikle her bölüm geçtikçe daha da bağlanırsınız Slam Dunk'a.

03 Haziran 2007 Pazar

Dresden Files


Dizi olsun, kitap olsun ya da uzun-kısa bir film olsun fark etmez; büyücüler... vampirler, kurtadamlar... fantastik öğelerle örülmüş hikayelerin olmazsa olmazıdır. Hele işin içine, senaristin/yazarın korku hissini izleyiciye/okuyucuya aktarmak istemesi de eklenirse karakterler ve yaratıkların kimlikleri daha bir önemli oluyor...

Dresden Files aslında, ABD'de büyük bir hayran kitlesi bulunan Jim Butcher'ın 9 ciltlik fantastik/korku hikaye serisi... Türe yönelik hayran olunası yapımlar sunan Sci-fi kanalı da , Dresden Files'i Ocak sonunda izleyiciye TV serisi olarak sundu.

Başkahramınız Harry Dresden(Paul Blackthorne), Chicago'nun ara sokaklarından birinde ofisi olan bir büyücüdür. Hatta, aynı zamanda yaşadığı yer olan bu ofisin girişinde büyük harflerle WIZARD yazmaktadır. Yani büyücü... Harry abimiz, bunu gizlememektedir ve bir miktar para karşılığında garip olaylarla karşılaşan insanlara yardım etmektedir ve aynı zamanda olaylara ve cinayetlere alternatif bir "bakış açısı" getirdiği için Chicago polis departmanıyla ve güzel ablamız Valerie Cruz'un canlandırdığı dedektif Connie Murphy ile yine para karşılığında çalışmaktadır.

Chicago polis departmanı, Harry'i kendi yöntemleri ile olayları çözen biri olarak görmektedir. Harry'nin neler yapabileceği hakkında "ölümlü" olan kimsenin en ufak bir fikri bile yoktur.

Ayrıca diziye renk getirdiğini düşündüğüm Bob(Terrence Mann) karakteri de, Harry'e hizmet eden, kendi kafatasında sonsuza kadar yaşamaya mahkum edilmiş bir hayalettir. Bob amcamız; rahatlıkla dedemiz de diyebiliriz, arada bir ortaya çıkarak engin bilgilerini ve tecrübelerini Harry'e aktarmaktadır.

En son, ilk sezonun finali olarak 12. bölümü 15 Nisan'da yayınlanan Dresden Files'da
her bölümde birbirinden bağımsız görünen ancak kahramanların geçmişi ve karakter gelişimi açısından önemli hikayeler anlatılıyor. Sci-fi kanalının yayınladığı birçok diziyi seven ve türün sadık bir hayranı olan benim gibiler için rahatlıkla seyredilebilecek ve arşivlerde sağlam yer edebilecek bir dizi Dresden Files.

Saygondaki Son Ajan

ABD, 60lı yılların ortasında Vietnam’da pis bir savaşa girmiştir. Vietnam 35 yıl süren savaşlarda önce Fransızlara sonra ABD’lilere karşı “büyük bir zafer” kazanmıştır. Ancak savaşın sonucu 1.5 milyon ölü, 3 milyondan fazla yaralıdır…

Saygon’da ABD’nin işleri zorlaşınca CIA şeflerinden Lazarowitz ajanlarından biri olan Macshane’i, Saygon’a gönderir.

Savaşın sonuna doğru gelinmiştir ve MacShane’in görevi savaş sonrasının Vietnam’ında gazeteci kimliğiyle kalarak CIA’e bilgi sızdırmaktır.

Uzun süre Güney Amerika’da görevli almış MacShane için daha önce hiç bulunmadığı ve dilini bilmediği bir ülkede görev almak kolay değildir. Ancak MacShane’in sicili temizdir ve Vietnam tarafından kimliği saptanmamış ender ajanlardandır.

Saygon’a ayak basan MacShane gazeteci kimliğiyle savaşı gözlemlemektedir. Ancak kısa bir süre sonra deşifre olur ve Vietnam askerleri tarafından yakalanır. Günlerce sorguya çekildikten sonra bir çiftçi köyüne işçi olarak gönderilir ve MacShane için geri dönüşü olmayan değişim günleri burada başlar…

Chris Mullin’in akıcı ve sıkmayan üslubu ile Siyasi-Polisiye türünün çekiciliği birleşince ortaya tadından yenmeyen bir kitap çıkıyor…


Saygondaki Son Ajan; Roman,
Chris Mullin, Agora Kitaplığı, 267 sayfa

Mao’yu Öldüreceksin

İşçi Partisi üyeliği de yapmış Chris Mullin’in ikinci siyasi-polisiye türündeki kitabı “Mao’yu Öldüreceksin”…

Büyük bir devrim coşkusu yaşayan Çin Halk Cumhuriyeti, sosyalizmin doğudan parlayan güneşi olmuştur. Devrimin lideri Başkan Mao’dur. Ancak Mao’nun sosyalist Çin’i, bir süre sonra Tibet’i işgale kalkar.

Yıllar geçer ama Tibet işgali bitmez. Çin’in SSCB ile olumsuz ilişkileri sonucunda ABD ile yakınlaşmasıyla Başkan Nixon Pekin’e ziyarete gider…

Bu ziyaret çok önemlidir çünkü ABD’nin Tibet’teki gizli üslerinden birinde yetiştirilen Tibetli ajanlar, ziyaret sırasında Mao’ya suikast düzenleyeceklerdir.

Yıllardır bunun için eğitilen Ari, onlarca insan arasından seçilmiştir ve yegâne amacı ülkesinin işgal edilmesinden sorumlu Mao’nun ortadan kaldırmaktır…

2 yıl önce okudum bu kitap, Saygon’daki Ajan’ı okurken aklıma takıldı. Chris Mullin’in iki kitabını da beğenmiş olmam değerlendirme yazmaya itti beni.

Eh diyecek fazla bir şey yok, yine akıcı ve sürükleyici, içine “kızılların” karıştığı bir siyasi polisiye…

Yıllardır tek bir amaç yetiştirilen Ari’nin yaşamı ise bütün bu aksiyonun içinde düşündürücü yönüyle dikkat çekiyor. Acaba Mullin, bizden bunu mu istiyor çünkü iki kitapta da tarihsel bilgileri bize tüm gerçekliğiyle sunuyor ve karakterlerdeki değişimleri gözler önüne seriyor.


Mao’yu Öldüreceksin; Roman,
Chris Mullin, Agora Kitaplığı, 325 Sayfa

Kaştanka

Hayvanların insan gibi düşünüp konuştuğu öyküler edebiyat dünyasında bolcadır; amaç hepimizin de tahmin edebileceği gibi hayvanlar üzerinden insanların iyi kötü yönlerine göndermeler yapmaktır. Böyle öykülerin insanları sıkmaması ve olayın fazla abartılmaması gerekir. Ezop’un, La Fontaine’in veya Oscar Wilde’in masalları bu bakımdan ünlüdür.

44 yıllık kısa ömründe, doktor olmasına rağmen bu derece kaliteli eserler veren Çehov’un, hem Rus hem dünya edebiyatının önde gelen yazarlarından olması şaşırtıcı değildir; zira ölümden yüz yıl sonra bile öyküleri-hikâyeleri kalitesini korumuştur.

Başkahramanımız Kaştanka, sahibi tarafından hor görülen; çoban köpeği ve fino kırması sevimli bir köpektir. Bir gün sahibinin yanındayken yolunu kaybeder ve yeni sahibi olacak hayvan göstericisi, beraber arkadaşlık edeceği bir kedi, domuz ve kazla hayatını devam ettirir. Ancak Kaştanka’nın hayatı sürprizlerle doludur ve hayatının akışı yine değişecektir…

Kitabın başındaki incelemede de bahsedildiği gibi öykü rasgele bir anla başlar ve öykü boyunca Çehov bilgiçlik taslamaz, cümle aralarındaki aşırı bilgilerle okuyucuyu sıkmaz. Bu kısa öykülere rağmen dönemin insan ilişkileri, ekonomik, politik durumları gözler önüne serilir. Kısacası az ama nitelikli anlatımla çok şeyler başarır Çehov.

Kaştanka; Öykü,
Anton Pavloviç Çehov, Bordo Siyah Yayınları, 62 sayfa.

Tepenin Gözleri... The Hills Have Eyes...

Wes Craven'in yazıp yönettiği 1977 yılı yapımlı Tepenin Gözleri eseri, kült korku filmlerinin arasına sağlam bir şekilde girmesinin ardından, tam 29 yıl sonra; yani geçen yıl, Hollywood'un yeniden uyarlama furyasına kapılıp sinemalarda gösterime girmişti. 2006 yılı uyarlaması Tepenin Gözleri'nde Wes Craven, yönetmen koltuğunu Haute Tension'u yazıp yöneten Alexandre Aja'a bırakmıştı. Ancak Craven, senaryoyu Aja ile beraber yazmış ve filme yön vermişti.

ABD'nin nükleer bomba denemeleri sonucu mutasyona uğramış canavarlarımız, 77'yılındaki filme göre çok daha korkutucuydu bu filmde. Ayrıca türün vazgeçilmez iki öğesi kan ve vahşet,
etkileyici kamera açıları ve gelişmiş ses efektleriyle çok daha korkutucu bir hale getirilmişti.

Film boyunca, canavarların saldırısına mağruz kalan Carter ailesinin mücadelesini soluksuz izlemiştik. Senaryo akıcıyıdı ve gerilimin dozunu ayarlama konusunda, türün hayranlarının beklentisi açısından gayet tatmin ediciydi. Zira ikinci filmin hemen hemen bir yıl sonra yayına girmesi bu beklentinin ve beğeninin bir sonucu olsa gerek...

Son film...

Ne yalan söyleyeyim, hikayenin yarım kaldığı yerden başlamamış olması beni bir nebze hayal kırıklığına uğratmıştı. Sonuçta yeni bir hikayeyle başlayacak olan filmde gerilim, hikayenin gelişmesinden sonra başlayacaktı. Eğer eski karakterlerle devam edilseydi baştan sona bir korku şöleni izleyebilecektik.

Craven da böyle düşünmüş olmalı ki, ilk önce Brenda Carter üzerine kurulu bir hikaye düşünmüşler ve Emilie de Ravin'e teklif götürmüşler. Ama güzel yıldız Lost'un yoğun temposundan dolayı teklifi geri çevirmiş. Craven ve senaryoda ona yardımcı olan oğlu da, yeni bir hikaye üzerine yoğunlaşmışlar. Umudum Emilie'nin de rol aldığı bir senaryoda, Carter ailesinin yarım kalan mücadelelerine dönmeleri yönünde...

Bu sefer kurbanlarımız ABD askerleri...

Kurbanlarımız, yani bir grup ABD askeri, bölgede araştırma yapan bilim adamlarına, teçhizat desteği vermek için görevlendirilirler. Ancak bölgeye geldiklerinde hiç kimseyi bulamazlar ve çevredeki tepelerden birinden yardım mesajı içeren bir sinyal alırlar. Ekip, sinyalini araştırmaya karar verir ve bu noktadan sonra hikayemiz gelişir.

Diğer filmlere kıyasla ikinci filmimiz çok daha vahşet içeriyor. Artık kurbanlarımız canavarlarımızla çok daha içli dışlı oluyor ve yaşam alanlarına girme cüretinde bulunuyorlar. Sanılmasın ki elinde silahları ve bunu kullanma becerileriyle kurbalarımız, bu vahşet karşısında daha şanslı. Çünkü artık mutantlar da daha gelişmiş ve güçlüler. Üstelik kadın kurbanları kullanarak üreyip kalabalıklaşıyorlar.